Öyle bir şey yap ki bizim için;ölümün korkunç yüzünü söküp atmış ol ellerinle.Seninkinin adı "sonsuzluğa ulaşmak" olsun...Bize de ardından "kahraman" demek kalsın!

27 Temmuz 2009

Fantazyada Din Öğeleri ve Propagandası

Söz konusu fantazya olunca (fantastik, bilim-kurgu, korku vs.) dini faktörler ister istemez giriyor eserlere. Bunlar arasında bulabileceklerimiz pek sınırlı aslında. Dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz: Hıristiyanlık. Bilim-kurguyu aradan çıkarılım, o konuda fazla bilgim yok ancak fantastik ve korku edebiyatlarında Hıristiyanlığın rolü büyüktür. Bir şövalye diz çöker ve tanrısına ya da her neye tapıyorsa, dua eder-tıpkı Orta Çağ'da olduğu gibi. Savaşa gitmeden önce bir tapınağına uğrar, rahibinden kutsanma alır. Kutsama olayı da çoktur bu durumda. Korku edebiyatında ise, üzerinize gelen vampirden boynunuzdaki haçı çıkarıp, göstererek kaçarasınız. Bir kiliseye sığınır, olmadı kutsal su püskürtürsünüz. Böyle şeyler hiç değişmez ve beynimiz bunları hiç yadırgamaz. Neden? Böyle alıştık çünkü. Bugün siyah beyaz bir korku filminde de, günümüzün son teknolojisi olanlarda da durumlar farklı değil. Bir kilise, çıkarılan bir haç, kutsal su vb. şeylerle kötücül varlıklar bizden uzak tutulur. Ancak, başka dini öğeler çok nadir görülür bu gibi konularda.
Şimdi, diyeceklerimi "KESİNLİKLE" bir din propagandası olarak algılamayın ya da beni tarikatçı yapmayın ama mesela, Müslümanlık unsuru olanı hiç gördünüz mü? Hayır. Yine neden diye soruyorum ve cevap basit: bu defa da az önce dediğim gibi tarikatçı, cemaatçi gibi benzetmelere maruz kalmak var. Ayrıca, Müslümanlık öğeleri taşıyan bir korku filmi insana çok absürd geliyor - ben de böyle düşünenlere dahilim. Ancak, bu da bizim kültürümüz bir yerde. Absürd gelme nedeni de ortada; biz hep tek bir şeye alışmışız. Başta da dediğim gibi, Hıristiyanlık öğelerini gördüğümüzde hiç yadırgamıyoruz.
Film sektörünün hele, Amerika elinde olduğunu düşünürsek, aynı şey Amerikan propagandası için de geçerli; tabii konudan sapmayalım.
Herkesin dini görüşüne saygım sonsuz ve Müslümanlık sadece bir örnek. Diğer dinleri de görmüyoruz ki, değil mi? Kimse bir camiiye olmadığı gibi, bir sinegoga da sığınmıyor mesela.
Acaba, bu eserlerin ve filmlerin altından bir Hıristiyanlık propagandası yapılıyor olabilir mi? Neden olmasın?
Herkesi bunu yapmakla suçlamıyorum elbette, ancak biz de bunu sürekli gördüğümüz için hiç yadırgamıyor ve sorgulamıyoruz. Aslında onlar da bir derecede haklı, çünkü bu da onların kültürü. Mesela şövalyelik zaten Avrupa'nın kendi dokusunda var, e hal böyle olunca adam diz çöküp dua da eder gider günah da çıkarır. Sonra tapınaklardaki dini görevlilere de rahip/rahibe der. Kendi bir yaratık yaratır, sonra da kendi dinsel olgularıyla bunu püskürtür.
Filmlere tekrar bir bakış atacak olursak, Hıristiyanlığın 7 günahı da en çok işlenen dini öğeler arasındadır. (Bilmeyenler için hemen bu 7 günahı yazalım: oburluk, tembellik, aç gözlülük, haset etme, gazap, gurur ve şehvet.) Bunlardan en meşhuru, şüphesiz "Seven (yedi)" isimli filmdir. Bu gerilim filminde de buna bir örnek görüyoruz. Şövalyelik ise, Tapınak Şövalyeleri adı altında, adamları öven filmler dönüyor. Gerçek gayet farklı olsa da, nasıl Haçlı Seferleri asil askerlerin "görgülü" davranışlarıyla yapıldığı yansıtılıyorsa bu da o şekilde. Bugüne kadar objektif olduğuna inandığım tek film "Cennetin Krallığı"dır. En sevdiğim filmler arasında çok rahat 1. sırayı da alabilir.
Melek figürlerine gelecek olursak, kiliselerde resmedilmiş melek tasvirlerinin yansımasına şahit oluyoruz. Ancak, kendi içlerinde bunu değiştirienler de var. Bunlardan benim için en meşhuru, Diablo serisinin yaratıcılarının (Blizzard) Tyrael adlı meleğidir. Bütün melek tasvirlerini alt üstü edip, kiltleleri kendine hayran bırakmıştır (asaletine kurban!). Kendi dediğimi çürütmek adına söyledim bunu bir anlamda. Kendi içlerinde bunu değiştirenler az da olsa var. Yine de, ondan bile o tarafa doğru bir yönelim var, az da olsa.
Konuyu oyun sektörüne de getirmişken değineyim, onlar da farklı değil aslında bu konuda. Oyunların geneline bakacak olursak (oyun çok severim! yanlış anlaşılmasın!) adamlar doğal olarak kendi özlerinden bir şeyler katıyor. Sektör onların elinde çünkü. Her birimiz bir korku oyununda yıkık bir kilise görmüşüzdür hiç değilse :).
Biz neler yapıyoruz?
Efendim, biz en çok Cin Suresi'ni kullanıyoruz :D. Yeterince korkutucu bir etmen kendisi ^^. En son Anadolu Korku Hikayeleri adlı kitapta gördüm, almadım ama :D. Bu da bizim kültürümüzün bir parçası sonuçta. Gayet de korkutmaya yetiyor. Hee, ama bunu dünyaya yayamadık ona yanarım. Öcü kavramını, Bugimen olarak benimseyen dünyaya gayet hoş bir korku olurdu sanırım. Japonlar yapıyor bunun benzerelrini genelde. Dünyada sıkışıp kalmış hayaletler hikaye :P, bizimkiler şahane. Hollywood bir cinli film çekse, dünya komaya girer, iddialıyım xD!
Kendi öz eleştirime gelcek olursak,(reklam gibi olacak ama) şu an yazdığım ve yarım bıraktığım bir hikayem olan "Kargalar ve Mezarlar" adlı hikayemde bunu kullanmayı çok düşündüm. İstanbulda geçen bir undead avcısı, teşkilat ve necromancerlardan oluşan, Türk karakterlerin olduğu bir hikaye bu. Ancak, (undead avcımız değilde, öğrencisi) karakterlerden biri, boyunundan haç çıkarmasın da bize ait bir şey yapsa ne olur? Adam fısıldıyarak dua etsin mesela. Ne okuduğu önemli değil, onu yazmam da. Din propgandası olur çünkü :P, hoş değil. Kendi yazdıklarımda zaman zaman aklıma gelen ve kullanmaktan çekindiğim bir konudur bu. Nedeni ise basit, yanlış anlaşılmak. Ayrıca, Avrupa bunu göstere göstere yaparken, biz bunu kendi çapımızda neden sürdürelim ki? Hepimiz teröristiz tabii onların gözünde :P.

Toparlarsak, elimize geçen kitaplarda, oynadığımız younlarda ve özellikle izlediğimiz filmlerde bir din propagandası yapılıyor olabilir mi? Sizin fikriniz nedir bilmem ve dinlemekten de mutluluk duyarım ancak ben derim ki, evet yapılıyor. Çok sevdiğim yazarlar ve yönetmenler de bunu yapıyor ancak, ben herkesi değil bunu yapabilecek olan olasalığı suçluyorum. Bugün nasıl bir Amrekina propagandası gümbür gümbür filmlerde gidiyorsa elbet bu da yapılabilir
.

22 Temmuz 2009

Ustalara Saygı Kuşağında Genç Yetenekler

Aşağıdaki resimler, Uludağ Üniversitesi Resim Bölümü, 1. sınıf öğrncisi Abdullah İpek tarafından yapılmıştır. Cnbc-e çakması bir başlıkla, emeğine duyduğum saygıyı yanstımak istedim ^^. Ama siz bakmayın onun Resim Bölümü'nde okuduğuna, en iyi arkadaşından dinledim ondaki doğal yetenekmiş :).

Resimlerin detaylarına iyi bakın, gölgelendirmelerine ve detaylardaki gerçekçiliği siz de takdir edeceksiniz. (Ancak, kendisi resimleri fotoğraf makinesyile çekip gönderdiği için, bazı resimler bulanık gözüküyor olabilir)

Bir iblis resmiyle başlayalım o zaman. "İleriii!" emrini verdiğini duyar gibiyim...




Bu savaşçı bana, nedense Budist rahipleri hatırlattı, ancak onların barış kavramıyla pek örtüşmüyor sanırım. Kan revan içinde olduğuna dikkatinizi çekerim ;).



Ve aynı savaşçının daha yakından bir resmi.




İşte! En iyisini en sona sakladım. Assolistler en son gelirmiş değil mi ;)? Bu aşağıdaki ise bir insan şaman. Yaşına hürmet edip, eğilesi geliyor insanın ^^.



İnsan şamanımıza farklı bir açıdan bakış.



Son olarak da, şamanın yüzüne daha yakından bir bakalım.



Detaylara bakarak biraz zaman geçirmenizi tekrar tavsiye ederim :). Emeklerini bizlerle paylaştığı için Abdullah İpek'e teşekkür ederim.

Site Tanıtımları-Holymirage

Site Adı: Holymirage

Site Adresi: http://www.holymirage.com

Sitenin Kuruluş Tarihi: 2007

Sitenin Tanıtımı: FRP arşivi ile bilgi paylaşımı yapabileceğiniz, her ırka ait forumlardan sağlam bilgiler edinebileceğiniz, online oyun dünyasını ve frp konulu haberleri yakından takip eden bir websitesi. Her hafta güncellenen ve Abdullah Kara’nın yazıp çizdiği Kızıl Diyar adındaki hikaye farklı ırklar ve farklı konuları ile adından ilerleyen yıllarda bahsettirebilecek güzel bir proje. HM, World Of Warcraft ve Warhammer Online gibi MMORPG ve birçok rpg oyunlar hakkında da geniş bilgiler içermekte. Sitede zaman geçirenlerin keyifli vakit geçirmeleri için Resim galerileri ve Mp3 çalar da düşünülmüş.

Sitenin Amacı: Sitenin başta kuruluş amacı şahsi olarak yazarın Kızıl Diyar adlı hikayesi ve çizimlerini yayınlamaktı. Fakat zamanla bu amacın içine FRP’yi sevdirme ve hakkında bilgi edindirme gibi güdüler almış ve site dahada büyümüş yeni konulara yelken açmıştır. Holymirage tamamen FRP severlere bilgi edindirmek ve onların soru işaretlerini ortadan kaldırabilmek için kurulmuş bir websitesidir. Kısacası holymirage.com’un tek amacı fantastik kurgu ve fantastik edebiyattır. Görünüşe göre siteyi ziyaret edenlerin pişman kalmayacakları bir oluşum.

12 Temmuz 2009

Kayıp Yüz

Temmuz ayı, Kayıprıhtım Aylık Öykü Seçkisi için yazdığım hikayemdir.
Temmuz ayı temamız "korsan"dı ve birazdan okuyacağınız bu hikaye de "korsan" teması üzerinedir. Hikayeme gelen yorumları görmek için buyrun.(Ağustos ayı temamız "kule" üzerine olacaktır.)
Şimdi buyrun okumaya :).


Yapboz parçaları, günlerdir dağınık olduğu kutudan bir bir alınıp bütünleştirilmişti. Şimdi ise, son üç parça kalmışken, sahibinin heyecanı gözlerinden okunuyordu. Akşamüzeri, batmakta olan güneşin turuncu gökyüzüyle kucaklaştığı bir esnada, siyahlaşan deniz dalgalarıyla yüzen bir gemide, geminin burun kısmında ayakta durmuş bir delikanlı vardı. Yapboz sahibi de, bu 2000 parçalık yapbozu bitirerek denizlerin hırçın delikanlısının yüzünü görecekti.

“Oğlum saat kaç oldu, yat artık! Bir şeyi 3 kere tekrarlatma bana!”

Çocuk sinirle kafasını geriye çevirdi ve bağırdı:

“Bitiyor dedim ya anne! Tamam, yatıyorum işte!”

“Son 1 saattir yatıyorsun zaten! Yatağa, hadi!”

Çocuğun asık suratı, yapboza çevirmesiyle düzeldi. Son üç parçayı da özenle yerine koydu ve tam geriye çekilip eserine gururla baktığında yüzü asıldı. Sevgili korsanının, o gemi burnunda deli cesaretiyle ayakta duran, dalgalara meydan okuyan delikanlının yüzünü oluşturan parça yoktu. Kutuyu evirdi çevirdi, sonra yatağının altına ve odanın her bir noktasını aradı. Parça hiçbir yerde değildi. Yapboz kutusunun kapağına baktı yeniden. Orda korsanın yüzü tam seçilemiyordu, işte o da bu yüzden bitirmek için bu kadar hevesliydi. Sadece rüzgârla uçuşan sarı saçlar görüyordu yap-bozda, ama bir yüzü yoktu.
Yeniden yüzü asılmıştı. Ellerini sinirle saçlarını arasında gezdirdi yatağa yatarken. Sinirinden gözleri dolu dolu olmuş, kayıp parçaya lanet etmişti. O uykuya daldığında, odanın karanlığında bir kıpırtı oldu ve çapkın bir delikanlının hikâyesini anlattı dalgalar…
Resimdeki siyaha dönük dalgalar hareketlendi, gökyüzünün turunculuğu daha bir gerçekçi oldu aniden. Herkes susmuşken, parçaların sahibi uykuya dalmışken, yapboz parçaları bir zamanlar var olanı ve kayıp parçayı anlattı uykudaki herkese.
Aslen bir Viking olan “Sarı Bela” lakaplı Odin, kuzey kıyılarından aşağılara inip de adını ve yaşamını burada sürdürmeye karar verdiğinde herkes onu saygıyla selamladı. Aslına bakarsanız, bunu sadece korsanlar yapmıştı. Boyu 2 metre, kollarındaki kasları kaplan başı kadar, göğüs kasları kendinden önce köşeyi döner vaziyette olan bu İskandinav, dağınık filoları toplayarak kendi ordusunu kurdu ve civar kıyılardaki sakinlerin “belası” oldu. Ayrıca, her bir korsanın sararmış dişleri, denizlerde gezmekten esmerleşmiş tenleri olmasından ötürü; onun düz, rüzgârda haşince ve tıpkı bir pelerin gibi dalgalanan sarı saçları ve güneş altında yandığında esmerleşmek yerine kızaran teni sayesinde “Sarı Bela” denmesi uygun görülmüştü. Ah tabii, başka isimleri de vardı. Acımasızlığından dolayı “Kan Tükürten”, iyi balta savurmasından dolayı “İnsan Biçen” ve çok çok az kişi tarafından bilinen iyi dans edişi yüzünden de “Kıvrak Kalça” gibi. Eh, Kıvrak Kalça lakabını bu kadar az kişi bilmesinin nedeni, hiç şüphesiz öğrenenlerin şimdi okyanusların derinliklerinde balıklarla iskambil oynamasındandır.
Sarı Bela Odin’in adı, o doğduğunda büyük umutlarla konulmuştu. Babası aynı zamanda kabilenin de şefiydi ve ona, dünya üzerindeki her su birikintisinde hâkimiyet kurabilmesi için bu adı vermişti. İsim ona verilip, herkes büyük coşkuyla biraları yuvarlarken, kamburu çıkmış bir cadı kadın oraya varmıştı.

“Seni gidi kendini bilmez hergele! Oğluna bir tanrı ismi vererek tüm kabileyi nasıl tehlikeye atarsın!”

“Defol git buradan yaşlı bunak! Sen benim oğlum ve geleceğine nasıl bir hakarette bulunursun!”

Konuşma küfürlerle sürüp gitmiş ve en sonunda kabile yaşlı cadıyı haklı bulmuştu.
“Eğer bu laneti sırtlanmaya hazırsan, sen veya bu tanrı isimli velet olmasa da, torunun ya da onların torunları bu bedeli elbet ödeyecek!”deyip çekip giden cadının arkasından olaylar patlak vermişti. Ne yaptılarsa kabile şefi inadından vazgeçmeyince, birkaç kanlı kavga ve ardından yuvarlanan biralarla yeniden huzur sağlanmıştı. Saldırılan kabile şefi olunca, onu ve adamlarını yere yıkmak imkansız hale gelmişti elbette. Ancak, Odin babasının ona verdiği görevle birlikte kuzeyden ayrılınca lanette onları terk etmişti.
Odin, sıcak sulara indiğinde, gönlünü birçok kadın çaldı. Bunlardan hiçbiriyle uzun bir ilişkisi olmadı. Tıpkı adını aldığı tanrısı gibi, çok eşlilik işine geliyordu. Giderek artan saygı ve her geçen gün ekibine katılan korsanları sayesinde babasının umutlarını boşa çıkarmamıştı. Artık suya bakan herkes, acaba buradan bir yerden çıkar mı diye onu düşünür olmuştu.Gel gelelim, günlerden bir gün, Notre Dame’da esmer bir çingene Odin’in kalbini çaldı. Esmer teni, kırmızı, dolgun dudakları ve her daim estetik bir hareketle adamı sarmaya hazır kolları sayesinde sarışın korsanın kalbinde taht kurmuştu. O sıralar, Notre Dame Katedrali’nde bir kamburun çanlara asılarak çaldığını anlatan hikâyeler gezmekteydi. Bu hikâye giderek yayıldı ve ağızdan ağza geçerken genişledi. Sonraları bu olay, çanları çalan kamburun, Odin’in kalbini çalan çingeneye aşık olduğu yönünde başlayacak ve aynı çingenenin de şehirde görevli sarışın bir delikanlıya aşık olmasıyla devam edecekti. Hâlbuki bu kadın, ne bir kambur tarafından görülmüş ne de kalbini masum bir aşka bırakmıştı.
Günler ve geceler boyunca Odin, tef çalan diğer Çingenelerle dans etmiş ve kadınla yatağını paylaşmıştı. Gün gelip yeniden denizlere açıldıklarında, kıyılardaki hiçbir kadının bu kadar baştan çıkarıcı olmadığını fark edince, 6 ay sonra Notre Dame’a geri dönüp kadını karısı ilan etmişti.
İşte, yapbozdaki çapkın delikanlı bu ikilinin meyvesiydi. Sarı Bela ve herkesin yüreğini hoplatan esmer dilberin meyvesi, önceleri fazla cılız olduğu için babası tarafından reddedildi. Ayrıca, bir kadın ve bebeğini beraberinde denizlere götürmek büyük uğursuzluktu. Bunun lafını gemide ettiğinde adamları ayaklarına kapanmış, bırakın bir kadının gemiye uğursuzluk getirmesini hele hele o büyücü çingenenin gemi değil, iskeleye ayak basmasının bile hepsini ölüme göndermekten beter olduğunu anlattılar. Odin o gün ilk defa kadının bir cadı olduğunu öğrendi. Babasının umursamadığı, ama onun aklını hep kurcalayan lanet için karısından yardım istedi. Çingene kadın, narin parmaklarıyla ona büyülerini yaptı ve boynuna bir muska takarak bunu asla çıkarmaması gerektiğini tembihledi. Odin öldüğünde, hiçbir lanet ona işlememişti.
Karısı ve cılız oğlunu karada bırakan Odin, hazine, şan ve şöhret avına devam etti. Bu sırada, annesinin tatlı kollarında, dans, şarkılar ve kurnazlıkla büyüdü çocuk. Babası yıllar sonra döndüğünde karşısında annesinin beyaz tenli ve sarı saçlı bir kopyasını buldu. Ona o kadar benziyordu ki, Odin’in deyimiyle kız gibi bir yüzü vardı. Sonraları “Bebek yüzlü Thomas” olarak bilinecek ve babasını gittiği yolda, yani kadınların kalbini çalan yolda, emin adımlarla yürümesine olanak verecekti bu.
Çocuk 16 yaşına geldiğinde, Odin oğlunu yanında denizlere götürdü. Yıllarca süren yolculukları ve soygunları sayesinde oğlu gerçek bir erkek olmuştu. Artık Odin’in içi rahattı. Ölürken içinde oğluna karşı hiçbir şüphe yoktu. Vasiyeti ise bir gün kuzeye, kendi vatanına gidip kabilesini görmesi olmuştu. Tabii ki, cesedinin denizlere atılması ve karısı olacak cadının hiçbir erkeğe bakmaması için annesini gözünün önünde tutması gerektiğini sıkıca tembihledikten sonra.
Bebek yüzlü, annesinin ve her ne kadar babası inkar etse de babasından da biraz aldığı kıvraklığı sayesinde her savaşta düşmanını çıldırtır olmuştu. Başta tayfası ve korsan filosu tarafından sünepe bir çocuk olarak görülse de, yetenekleri sayesinden tayfanın gözünde yükselmişti. Her daim yüzünde duran gülümsemesi ve kimsenin karşı koyamadığı masum yüzü sağolsun, adamları da ona güvendi.
Saldırdıkları gemilere halatlarla altlarkenki esnekliği, ona savrulan kılıçlardan bir iki bel kıvırmasıyla kurtuluşu ve düşman gemilerdeki yolcu kadınların onu görünce bir “ah!” çekmeleri sayesinde işi zor olmuyordu. Servetleri giderek artarken o, kıyılarda onu görünce çıldıran kızlarla gününü gün etmeye devam etti. Büyük şehirlerin soylu hanımefendileri bile, yanlarından bu genç adam geçerken mendillerini yere atıp, almak için yere eğildiklerinde kaza süsü vererek omuz askılarını düşürürlerdi. Asil babalarının arabalarında yoldan geçen genç hanımlar ise, geceleri kaçıp onunla olurlardı.
Hayatına giren kadınlardan birinin, karadul Kanlı Mary olduğu bile söylentiler arasındaydı. Genç ve güzel kalmak için, genç bakire kızların kanıyla yıkanan bu dehşet verici dişi canlının bir süre sevgilisi olarak kaldığı ve kadınla hala temasları olduğu da söylentiler arasındadır.
İstediği her şeyi ama her şeyi vardı. Hayatının en büyük aşkı ise her korsan gibi denizlerdi. Savaş, masum yüzünde bir iz bulmasa da hayatının anlamıydı. Yağmalanacak bir gemi gördüğünde, derinlerde annesinin sinsiliği parlar ve avını kıstıran bir kaplan gibi üzerine atlardı. Bu gence çok lanet edilmişti. Yağmalanan gemilerin ahalisi, evlenme vaadiyle kandırdığı genç kızlar ve borcunu ödemek yerine camdan sıvıştığı barmenler…
Ama hiçbiri bir işe yaramamıştı. Rakip korsan gemileri, sırf kazançları düşsün ve hatta bu bebek yüzlü zibidi geberip gitsin diye ona büyüler yaptırdıysa da sonuç bir hiçti. Çünkü annesi, oğlunu korumak için onu doğduğu günden beri Çingene büyüleriyle koruyordu.
Bir akşamüstü, batmakta olan güneşin ışınları havayı turuncuya boyamışken, giderek kararan gökyüzünün altında dalgaları siyaha dönük bir renkte dalgalanırken yeni bir av gördüler. İyice görebilmek için geminin burnuna koştu ve atletik bir hareketle, tek sıçrayışta kenarda durdu. Şimdi, elini mavi ve buzlu gözlerine siper etmişken, akşam rüzgârı, dağınık sarı saçlarını savuruyor ve bir yandan da gömleğini şişiriyordu. Deli cesareti bu olsa gerek, zira kendisi o anda tam uçta, denizle arasındaki mesafe bir hiç olacak şekilde duruyordu. Ayağı bir kaysa, serin sularda köpekbalıklarına güzel yüzlü bir yemek olacaktı. İşte bu tablo, tamda küçük bir çocuğun yapbozundaki resimdi. Ama o, şu an sadece avını düşlemekteydi. Giderek yaklaşan İngiliz bayraklı gemiye hasretle ve elleri seğiren bir deli gibi baktı uzun bir süre.

“Beyler! Hedef saat 6 yönünde!”

Emri alan korsanlar bağırışlar ve denizci jargonu dolu bir yığın talimatlarla gemiyi savaşa hazırladı. İngiliz gemisi hazırlıksız yakalandı. Bir anda gemilerinden delik açan bir topla sarsıldılar. Bir adam güvertedeki direkten aşağı bağırdı:

“Korsanlaaaaaaaaar!”

Çatışma kısa sürmüştü. İngiliz gemisi basit bir tüccar gemisinden fazlası değildi ne de olsa. Karşıdaki gemiye atılan halatlar ve kıvrık kılıçlarını ağzına alarak, iplerden vahşice atlayan korsanlara teslim olmamak için ne gibi bir nedenleri olabilirdi?
O gün çok ilginç bir şey oldu, gemi direğine bağladıkları tüccar ve gemideki kızı, köpekbalıklarına yürütülmeden önce son kez gemide yağmalamadıkları bir şeyler var mı diye öğrenilmeye çalışılırken, Bebek yüzlü Thomas, kızın yanına gidip ona tatlı sözler söyledi ve isterse onunla kalp ölümden kurtulabileceğini ima etti. Pek çokları kendini onun kollarına bırakmıştı. Çingene annesinin, cazibe tohumlarını oğluna devrettiği bir gerçekti ama bazen insanlar büyü gücünü de verdiğinden şüphelenirdi. İrade kırmakta üstüne yoktu.
Bu gün diğerlerinden farklıydı ya, kız genç adamın suratına okkalı bir biçimde tükürdü. Tüm tayfa ve kendisi şoka uğramıştı. Kızın iplerini kılıcıyla tek vuruşta kesti ve saçların tuttuğu gibi sürükleyerek denizin dibine fırlattı. Kızı yerde sürüklerken aklında hiçbir şey yoktu. Gözleri deliye dönmüş bir biçimde ilk defa tattığı yenilginin acısını taşıyordu sadece.
Gemilerine döndüklerinde kaptanları kamarasına kapandı. Odasında yere göğü yıktığı duyulmayacak gibi değildi hani, ama yanına yaklaşan olmadı. Bir iki kere, kızı denize atarak nasıl harcadığından hayıflansalar da, masum yüzlü kaptanlarının çileden çıkmış haliyle ne kadar da Sarı Bela Odin’e benzediğini fark ettikleri an sustular. O gün bir milat oldu genç korsan kaptana.
Pusuluya eline aldığında, artık iyice hava kararmıştı. Güvertede tek başına durmuş, içip sızmış tayfasını ve yerleri silerken müstehcen bir şarkı mırıldanan adamını izlerken, cebindeki pusulayı çıkardı ve altın kapağını açtı. Bunu geçen ay birinden yürütmüştü ama kim olduğunu hatırlamıyordu. Yıldızlarla dolu gecede, birkaç yıldızın ışığı birleşti ve altın puslanın açık kapağına vurdu. Kapağın ucundan yansıyan cılız bir ışık huzmesi ise, N yazan ve kuzeyi sembolize eden harfin üzerinden hareler oluşturdu. İşte o gece bunu ikinci bir işaret olarak kabul eden Bebek yüzlü, bugün olan yenilgisini atalarına yaptığı bir saygısızlık ve babasının vasiyetine ihanet ettiği olarak saydı. Annesine dair olan vasiyetine gelince, onu yanına almak istemişti ki savaşlarında büyüsüyle onlara yardım etsin diye ama adamları tıpkı babasına verdiği tepkiyi verip ayaklarına kapandı. Kadını görmeye tahammülleri yoktu. Onun etki alanında birer kukla olacaklarından emindiler. O da bundan vazgeçip annesini halkıyla bırakmıştı.
Konuya geri dönecek olursak, Bebek yüzlü Thomas o gece tayfasını uyandırdı ve içip sızmışları tekmeleyerek ayılttı. Rota kuzeye, buzların soğuk nefesinin insanı ürperttiği ve Sarı Bela Odin gibi daha nicesini kan kokusuna hasretle beklediği diyarlara çevrildi.
Aylarca süren yolculuk sonunda kuzeye vardılar. Thomas, tayfasını geri de bırakarak kabilesini bulmaya gitti. Aslında, var olmayanı aramaya gitti, zira kabilesi olan halk çürümüş cesetlerden ibaretti. Cesetlerin ortasında oturan kambur bir kadın vardı. Yaşlı cadının her yerinden uğursuzluk akıyordu. Çocuk etrafına dehşet içinde bakarken kadın aninden kafasını kaldırdı.

“Odin oğlu Thomas!”

“Benim!” dedi hiç düşünmeden. Kadını adını nasıl olup da bildiğini sonra düşünebilmişti.

“Senin büyükbabanın sana kalan mirasına iyice bak bakalım…” dedi kısık bir gülümsemeyle.
Thomas hiçbir şey anlamamıştı. O da büyükbabası gibi lanet kehanetini takmamıştı. Bir tek babası bunu düşünecek kadar duyarlılık göstermişti. O an, gerçekler yüzüne tokat gibi çarpmıştı. Babasını vasiyeti olan halkını ziyaret ona felaketi de mi getirmişti? Yoksa büyükbabasının oğluna verdiği isim, halkına tanrıların hiddetini mi taşımıştı?
Çocuk kendi içinde gelgitler yaşarken, yaşlı cadı yerden kalkıp usulca ona yaklaştı.

“Sen, baban ve büyükbabanın günahlarından arınmanın tek bir yolu var… Benimle gel de sana gerçeği göstereyim!” dedi ve çocuğu kolundan çekti.

Afallamış bir biçimde kadını takip eden Bebek yüzlü Thomas en sonunda bir mağaranın önünde durdu. Kadın mağarayı kapatan sarmaşıkları açtı ve içeriden birine seslendi. Biri, ağır adımlarla kapıda belirdi. Thomas, gözlerine inanamayarak şoka girdi ve gözlerini kapatarak bu görüntüye daha fazla bakmaya devam edemedi. Karşısında, çırılçıplak bir kadın vardı ama bir kadından çok yaratıktı. Yer yer mantarlaşmış cildi ve hiç güneş görmemiş yüzüyle, gözbebeksiz gözleri onu daha da itici yapıyordu. Ellerini çocuğa doğru uzattı ve hiç kesilmemiş, kırık dökük ve sarı tırnakları ortaya çıktı. Çalı gibi saçları yer yer yüzüne düşüyordu. Dudaklarının olması gereken yerde yeşil bir yosun tabakasına benzer, tanımlanamayan bir katman vardı. Bir şeyler söylüyordu ama sesi o kadar derinden ve ürperticiydi ki genç adam daha fazla tahammül edemedi bu görüntüye. Bir bağırış koptu kırmızı dudaklarından. Gerilemeye başlamışken yaşlı cadı onu yakaladı:

“Kızımla evlenmeden buradan asla çıkamazsın!”

Kadını kemikli elleri genç adamın beyaz tenine battı. Hala daha gelin adayı tüm ucube varlığıyla ona doğru seğirtiyordu. Korkunç kız kollarını adamın boynuna dolayacakken boynundaki muska patladı. Ucube kız, genç adamın kollarında yandı. Adam dehşete kapılmış halde kıpırdayamadan kalsa da, ateşler ona hiçbir zarar vermedi. Annesinin büyüsü ona zarar vermezdi elbette.
O an, o kıpırdayamadığı ve sonsuz gibi gelen saniyeler içinde baştan çıkarıcı bir ses beyninde yankılandı.

“Sana söylediğimi unutma sevgili oğlum. Kadınlar… tehlikeli canlılardır. Erkekler savaşır, ama kadınlar entrikalar çevirir. Bir kadın, asla masum değildir…”

Her şey gün gibi açıktı artık. Yanan yığını kendinden itti ve cadı kadın boğazından yakalayarak havaya kaldırdı.

“Kabilemi sen öldürdün! Bunların hepsi, ama hepsi planlıydı! O çirkin ucubeyle beni evlendirip kızını bana yamayacaktın!”

Cadı ise tiz bir kahkaha attı.

“O benim kızım değil, başka bir kurbanımdı. Onunla olan birlikteliğin ise, sadece bana yeni bir güç kaynağı olacaktı, Odin oğlu Thomas!” ve tiz kahkahaları doruğa ulaştı.
Bebek yüzlü Thomas, ona zarar veremeyeceğini biliyordu ve yapabileceği en iyi şeyi yaptı: kaçtı. Gemiye binip arkasına bakmadan uzaklaştı. Ertesi sabah ise, lanetiyle yüzleşti. Sabah kalkıp yüzünü yıkadıktan sonra aynaya baktığında, en değerli hazinesinin orda olmadığını gördü. Eğer babası bağrışını duysa, bir kadın gibi çığlık attığı için onu gemi direğinde sallandırırdı, ama o bunu yapmıştı. Bebek yüzlü olarak anılmasına neden olan incisi, yüzü orada değildi. Annesinin Çingene büyüsü onu ucube kızdan korumuştu ama, muskanın işini bitirip yok olmasıyla birlikte savunmasız kalan adamı, yaşlı kuzeyli cadının lanetinden koruyamamıştı…
Rivayetlere göre, Bebek yüzlü Thomas, eski sevgilisi ve temasını hiç bırakmadığı karadul Kanlı Mary’e gitti. Yanında da tüm hazinesini götürmüştü. Bunu yapmak için, ona izin vermeyen tüm adamlarını kesmesi gerekmişti ve Kanlı Mary onu büyük bir zevkle buyur etmişti. Hele o hediyeden sonra…
Sevgilisinin yüzünü geri alması için onu ortağı yaptı. Artık Thomas ona genç bakireler bulurken, o da bunun karşılığında geçici olarak kullanması için, tuzağına düşürdüğü genç adamların yüzlerini veriyordu. Sonrası ise tam bir muammadır.
İşte böylelikle bitti yapbozun içinde saklı hikâye. Ama belki de yeni başlıyordur? Neyden emin olabiliriz ki?
Yapboz parçaları, sanki yanmış ya da çürüyor gibi içe doğru kıvrıldı. Resim giderek karardı ve üzerine katran dökülmüş gibi bir hal aldı. Yanmışta, uçları kıvrık kıvrık olmuş gibi bir hal alan parçalar un ufak oldu ve içinden bir karaltı yükseldi. Çocuk uyuyordu. Kara siluet ona doğru eğildi ve yüzüne dokundu. Bir zamanlar sahip olduğu gibi bir masum yüze dokundu. Onun yüzünü ondan almadı, artık hikâye anlatılmış ve bitmişti. Adını anılması bile ona yetmişti. Açık penceren gökyüzüne, uzun yıllardır aradığı huzura yükseldi ruhu ve hikâye bitti…

Aslında yapboz parçaları en başından beri tamdı. Yüzü olmayan biri için, oraya bir parça yerleştirmek ne kadar doğru olurdu ki…

06 Temmuz 2009

Aylık Öykü Seçkisinde 2.Ay


Kayıprıhtım Aylık Öykü Seçkisi'nde 2.aya başarıyla girmiş bulunmaktayız. Bu ay, geçen aya göre daha verimli geçti ve tam 9 katılımcıyla karşınızda.

Bu ayki temamız
"Korsan"dı ve katılımcılarımız bu temaya göre yazılarını sundular. Ben de bu ay, Kayıp Yüz adlı bir öyküyle katıldım seçkiye.

Gelecek ayki temamız ise Kule! Unutmayın, katılımınız her daim kabul görecektir. Çünkü, verilen temaya uygun olduğu sürece gönderilen öyküleri geri çevirmeden yayınlıyoruz. Fantazya türleri altında olan, fantastik, bilim-kurgu, korku ve gotik edebiyat gibi, türlerden birine seçin ve:


Yazı tipi: Times New Roman
Yazı tipi boyutu: 12pt
Sayfa sayısı: En fazla 15 sayfa
olacak şekilde,
"kayiprihtim@gmail.com" adresine yollayın.

Bu ayki "Kule" teması için son katılım tarihi: 26 Ağustos

Kurallar çerçevesinde gönderilen tüm yazılar okur beğenisine sunulacak ve o ayki en beğenilen öykü "Dönem Seçkisi" dediğimiz 6 ayda bir düzenlenecek yarışmadaki, 6 öyküden biri olmaya hak kazanacaktır. Son olarak; "Dönem Seçkisi" diye nitelendirdiğimiz yarışmada birinci seçilen öykümüzün sahibi ise Kayıp Rıhtım'dan süpriz hediyeler kazanacaktır.

Site Tanıtımları-FRP Kitap

İşte biz fantastikseverler için online alışveriş imkanı! Frpnet'e ait olan bu site de, her türlü kitap, FRP kitabı, figür ve daha fazlasını bulabilirsiniz :). İndirimleriyle piyasadaki kitaplardan daha ucuz ve ön sipariş seçenekleriyle erkenden sahip olma avantajı caiz seçenekler arasında.
Buyrun tanıtıma.

Site Adı: FrpKitap

Site Adresi: www.FrpKitap.com

Sitenin Kuruluş Tarihi: : 15 Kasım 2007

Sitenin Tanıtımı: Türkiye'de Fantastik Kurgu, Bilimkurgu ve Çizgiroman üzerine uzmanlaşmış ilk ve tek internet satış sitesidir.
Kitapların dışında FRP zarları, Magic kartları ve figürler gibi
fantastik konsepte yakın ürünlerin de tüm Türkiye'ye en güvenli
şekilde satışı yapılmaktadır.

Sitenin Amacı: Türkiye'nin her yerine fantastik, bilimkurgu ve çizgiroman ürünlerinin ulaşmasını sağlamak ve okuyucuların da kitaplara en
uygun fiyatlarla en güvenli ve hızlı şekilde ulaşmasını sağlamak.

İlgili: Kayra Küpçü

04 Temmuz 2009

Son Havabükücü (Film)



Nam-ı Diyar, Avatar: Son Havabükücü film oluyor. Çizgi dizisini ilgiyle izlediğim ve ülkemizde yayınlanmayan bölümlerini büyük bir açlıkla internette izleyerek tamamladığım bir seridir kendisi ve ben çok heyecanlıyım!
Aang'i oynayan oyuncunun ne kadar ufak olduğunu görüyoruz ve bu, birçok eleştiriye maruz kalmasına neden oluyor. Ama unutmayalım ki, çizgi dizideki Aang de -yani avatar- oldukça küçüktü.
Bazı söylentilere göre 3leme şeklinde olacakmış film. Avatar dizisinde Su, Toprak ve Ateş olarak üç kitaptan(yani sezondan) oluşan diziye uyarlılığı tam sağlamak için bu şekilde yapılacağı söylense de, kesin bir bilgi bulamadım.
Herkes tarafından anime sanılan(ziraa ben de öyla sanıyordum), ama sonra çizgidizi diye hitap edilmeye başlayan eşsiz bir dizi. İlzmeyen herkese tavsiyemdir!
Filmin adı neden orjinali gibi "Avatar: Son Havabükücü" değil derseniz, James Cameron'un "Avatar" adında, 2015'te vizyona girecek bir film bulunmasındandır. Bu nedenle isim önceden alndığı için geriye "Son Havabükücü" kalmış :).
Filmin, 2010 yazında vizyona girmesi bekleniyor. Yöentmen M. Night Shyamalan,

Bilmeyenler için kısaca konuya değinirsek:
Su, toprak, hava ve ateş... 4 element aynı zamanda 4 ulusu da temsil etmektedir. "bükme" adı verilen bir yetenek sayesinde, elementleri kontrol edebilen halklar denge içinde yaşamaktadır. Ama bir gün, Ateş Ulusu dengeyi bozar ve güçlerini artırmanın yolunu bularak kontrolden çıkan hırslarıyla diğer uluslara saldırmaya başlarlar. Denge alt üst olmuştur ve onları kurtaracak avatar ise henüz bir çocuktur. Hava Ulusu tamamen yok olur ve sadece avatar burdan kurtulur. 100 yıl sonra uykusundan uyandırıldığında 9-10 yaşlarında bir çocuktur ve gördüğü yıkım karşısında dehşete düşer. Artık dünyanın kaderi onun ellerindedir.

Avatar nedir peki?
4 elemente hükmedebilen tek kişidir. Avatar çemberi denen bir düzende, yani su-toprak-ateş-hava sırasında bir ulustan diğerine geçerek devam eder. Bir avatar öldüğünde, sıra diğer ulusa geçer ve sırası gelen ulusta bir avatar doğar Avatarların amacı dengeyi korumaktır ve son havabükücü olan Aang, hem dengeyi sağlamak hem de ateş ulusunun giderek dünyaya hakim olan gücünü sonlandırmaktır. Tek sorun, o henüz havabükme de bile tam olarak ustalaşamamıştır. Önce kendi elementinde ve ardından diğer 3 elementte ustalaşarak dünyayı kurtarmak için çok ama çok az bir zamanı vardır.

Henüz bir tane trailerı yayınlandı. İzlemek için buyrun :

http://www.youtube.com/watch?v=9W1dhqc-JBs

01 Temmuz 2009

Puslu Kıtalar Atlası


Bilirsiniz, bu blogda daha önce hiç kitap incelemesi yapmadım. Neden? Çünkü böyle şeyleri her yerde bulabilirsiniz. Ama bu defa farklı. Bu kitabı kendim anlatarak daha çok okuyucuya kavuşmasını can-ı gönülden istiyorum. İşte bu blogun ilk kitap tanıtımı. Yazara ve eserine saygılarımla...

Bir Türk’ün, hayal gücünü yoğurup, kelimelere dans ettirmesiyle ortaya çıkan bir eserin tanıtımı bu karşınızdaki. Her yerde ona olan övgüleri duyduğunuz, ama nedense, tıpkı benim, gibi tereddüt ettiğimiz bir kitap bu: Puslu Kıtalar Atlası.
İşte sözün kilitlendiği yere geldik. Neden mi? Çünkü İhsan Oktay Anar öyle bir kitap yazmış ki, okurken sayfalar parmaklarınızdan kayarak aksa da anlatırken dilinize kilit vuruyor. Bu kitabı anlatmak o kadar zor ki :)…
Öncelikle ilginç bir ayrıntıyla başlayalım. Kitabın kapağındaki her bir kahraman kitap içinde geçiyor. Bu çok güzel ve bir o kadar da ilginç bir ayrıntı. Kitabı okudukça dönüp kapağa bakarsanız anlatılan bir karakteri mutlaka orda bulacaksınızdır.
1995 yılında ilk defa yayınlanmış bu kitap ve aynı zamanda yazarın da ilk kitabı. Bendeki 29.baskısı ve 2006’da basılmış. Gerisini siz düşünün ;).
Dili ise eski Türkçe ağırlıklı. Bu size ağı gelebilir ve hatta sıkabilir. Ama pes etmeyin! Sonradan bu dile alışıyorsunuz ve ağır eski Türkçe sözler hafifliyor. Böyle bir anlatım benimsemesi ise, olayların geçtiği zamanı iyi yansıtmak adına hoş bir değişikliktir.
Konuya geleyim uzatmadan.
İhsan Oktay Anar’ın şöyle bir tarzı var, hiç kimse tamamen başkarakter değil. Yan karakterlerini süslemiş ve detaylarla sizi oldukça eğlendirmiş bir yazar. Kullandığı üslubu ve tarzıyla tamamen kendine özgü.
Olaylar, M.S 1681’de İstanbul’da geçmektedir. Ama onun deyişiyle “ Konstantiniye” deyiz. Yazar bunu bile size pat diye söylemiyor. Lafı öyle evirip çeviriyor ki kitabın başında, cümle bitip siz anlamak için yeninden aynı cümleyi okuduğunuzda bu sonuca varıyorsunuz. Cümleleri oldukça uzun, ama hayır sıkmıyor. Aksine, cümle ilerledikçe detaylarda boğulmak yerine her bir kelimeyle daha çok okuma isteğiyle doluyorsunuz. İstanbul’un her bir köşesine gidiyor okuyucu. Galata meyhanelerinde içip, sokaklarda naralar atıyor, saray avlularına şöyle bir uğruyor, Ermeni ve Rum semtlerinde esnafla alışveriş yapıyoruz. Güzelim İstanbul’un her noktasına nüfuz ediyoruz kısaca.
Peki anlatılan olaylar neler derseniz şöyle buyurun:
Arap İhsan isimli amansız bir korsanla başlıyoruz hikâyeye. Galata’ya yanaşan gemiden, kulağından tutuğu Alibaz isminde bir çocukla evine gitmektedir. İşte burada bile hayal gücünün ürünlerini görmeye başlıyoruz. Alibaz, üç yaşına kadar afyonla uyutulmuş bir çocuktur. Zira çok yaramazdır, bu nedenle de uyusun da kurtulalım mantığıyla afyonla susturulmaya çalışılmıştır. Afyona karşı kazandığı bağışıklık onu uykudan etmiştir. Feci bir biçimde yaramaz olmasıyla birlikte, uyumaması da etrafındakileri çileden çıkarmaktadır. Arap İhsan ise tam bir külhanbeyidir. Tepesinde bir tutam bırakılacak şekilde kesilmiş saçı, sırtında ve geniş göğsündeki savaş ve kırbaç izleriyle süslü iman tahtası( yazar böyle diyor)ile tam bir yiğittir. Ama bir o kadar da belalı. Öyle ki, Venediklilere saldırdıklarında, sırtında dev sandıklarla kaçarken, arkasından kurşun sıkanlarla alay etmeyi adet edinmiş bir korsan o. Nasıl Alibaz uyku nedir bilmiyorsa, Arap İhsan da korku nedir bilmiyor. Evine gittiğinde ise ana karakterler diyebileceğimiz diğer iki kişiyle tanışıyoruz. Bunlardan biri Arap İhsan’ın yeğeni, Uzun İhsan Efendi. Bu karakter hayli ilginç, çünkü hikâyeyi yönetme gücü var. Ayrıca, bu gücünün kaynağı ise yazara çok benzemesidir. İhsan Oktay Anar gibi, uzun boylu ve çekik gözlü. Ayrıca adaşlıkları da ortada. Yazar bunu başka kitaplarında da yapıyor. Diğer kitaplarında da başka Uzun İhsan Efendiler çıkıyor karşımıza.
Devam edecek olursak, Uzun İhsan Efendi’nin oğlu Bünyamin var bir de. Yakışıklı bir genç kendisi ve babasının beyaz teninin aksine, büyük dayısı olan Arap İhsan gibi esmer bir delikanlı.
Arap İhsan, yeğeni olan Uzun İhsan Efendi’ye sövüp sayıyor her defasında. Çünkü Uzun İhsan Efendi bol bol uyuyor. Hem de nerdeyse tüm gün. Bir de dünya haritasını çıkaracağını iddia ediyor. Arap İhsan bilmese de, Uzun İhsan Efendi uyuyarak bunu gerçekten yapıyor. İçtiği yeşil bir sıvıyla, rüyalarında dünyayı gezerek bir atlas oluşturuyor. Bu atlası oğluna verdiğinde ise adını “Puslu Kıtalar Atlası” koyuyor.
Bir gün Bünyamin lağımcılar ocağına katılıyor. Bir kale kuşatmasında, kaleden kaçırılacak casus içim tünel kazmakla görevli bu ekip. İşte hikâye tam da burada, Bünyamin’in hayatının alt üst olduğu noktada başlıyor…
Casusu kaçırırlarken yüzüne inen bir zincir zırh ve soğukla anında yapışıp, ardından düşman tarafından acımasızca çekilmesiyle yüzü akıp gidiyor. Artık o yakışıklı yüzün yerini çirkin bir dilenci alıyor.
Kaçırılan casusu Zülfiyar adında Teşkilat-ı Humayun’un bir üyesi. Bu casusluluk teşkilatının 2 numaralı adamı kendisi. Kaleden aldığı şey ise, kitap sonuna kadar tam bir muamma.
Kara metalden bir para getiriyor yanında. Önemi çok büyük ama bu para gibi şeyin üstünde ne bir turpa var ne başka bir şey. Kaçmaları sırasında onu Bünyamin’e atıyor ve yüzü tanınmaz hale gelen Bünyamin’i, savaşta yaralanmış bir yeniçeri sanınca, Bünyamin’in bu esrarengiz kara parayla kaçtığına kanaat getiriliyor. Artık Zülfiyar’ın teşkilattan gelen yeni görevi, Bünyamin’i yakalamak.
Teşkilat-ı Humayun öyle bir ekip ki, devletin her yerine hükmedebiliyorlar. Yıllarca padişahlara hizmet etmiş ve sadece başa gelen padişahlara kendilerini açıklamışlar. Ama yeni başkanları Ebrehe diğer liderlerin tam tersi. Bu garip adam, bilme arzusunun esiri ve elindeki güçle kendi zevkleri için sahte belgeler, kılık değiştirmeler ve daha fazlasıyla hayatlarını kontrole diyor. Peki Ebrehe tarihte kimdir? Kabe’ye fillerle saldıran Hıristiyan komutandır kendisi. Kur’an da adı geçmektedir. Eh, kitapta da iyi bir insan değil.
Bünyamin’e geri dönecek olursak, kendisini yeniçeri sananlara hafızasını kaybetmiş gibi davranır ve babasının yanına döner. Gittiğinde ise durum vahimdir… Kara parayı aramaya gelen yeniçeriler, Bünyamin’in yerini söylemesi için Uzun İhsan Efendi’ye işkence ederler ve evlerini yakarlar. Uzun İhsan Efendi artık gözleri oyulmuş ve burnu kesilmiş sakat bir adamdır. Ama bu kadar basit midir her şey? Uzun İhsan Efendi’de şaşırtıcı olaylar bitmez. Tıpkı gören ve etrafına yön veren bir güçle kuşanmış gibi hayatına devam eder ve herkese yön veriri. Oğluna ettiği bir laf vardır ki, kitap sonunda ne demek istediğini anlıyoruz.Alibaz’a gelecek olursak, okula başladığında zamanla çocuk çetelerinin başı olur ve Eminönü’nde oyuncakçıları yağmalarken görebiliriz kendisini . Hep kitaplarda okuduğu “Efrasiyab” ünvanını alır. Peki Efrasiyab kimdir? Kendisi Alper Tunga’dan başkası değil. Bu isim ona, İranlılar tarafından verilmiştir. Bir kere daha gördüğünüz gibi İhsan Oktay Anar, tarihsel kişileri alıp farklı rollerde, ama gerçeğe yakın biçimlerde kitabına katmıştır. Efrasiyab yine bir kahramandır ama bir kitap kahramanıdır bu eserde.
Yine bir tanıdık isimle olan bağlantıya bakacak olursak bir yan karakterle birlikte anlatayım bunu size.
Kubelik diye bir Frenkli var mesela. Önceden kâtipmiş. Sonra alkolle giderek artan dostluğu yüzünden alkolik olmuş. Artık alkol almadan elleri tirer olmuş. Falakaya yatırılarak bu alışkanlığından kurtulamayınca kovulmuştur. Bir gün sarhoş sarhoş sokaklarda gezerken, kafasına atılan bir kerpetenden sonra dişçiliğe başlamıştır . İlerleyen zamanlarda, cesetleri kaçırıp insan anatomisini oluşturan bir kaynak hazırlamıştır. Bilme arzusunu burada bir kere daha görüyoruz. Kubelik’i özel yapan ise, Arap İhsan’ın ona bir kitabı tercüme ettirmesidir. Bir Frenk gemisinden kaçarken, göğsüne sıkılan bir kurşunla ölmesini engelleyen kitaptır bu. Çaldıklarını taşırken göğsüne sokuşturması sayesinden kurşun kitaba saplanmış ve Arap İhsan kurtulmuştur. Kubelik’in yaptığı çeviride önce her şey sokak argosuyla dolu. Bu kitap daha sonra Uzun İhsan Efendi’nin eline geçip de, tam bir çevirisi ortaya çıkınca şunu okuyor Uzun İhsan Efendi: “Düşünüyorum öyleyse varım.”-Renderkar.
Tanıdık geldi mi :D? Bu söz ünlü filozof, René Descartes’e ait. Descartes’in adı “Descart” diye okunduğu için, René Descart diye düşünürsek, “Renderkar” ismi buradan türetilmiştir. Gerçeğe hep bir gönderme mevcut :).

Bu anlattıklarım beni hiç mi hiç tatmin etmedi. Ben şu an size resmen “hiçbir şey” anlatmadım ve anlatamadım da. Kitap öyle güzel ve öyle sürükleyici ki, okurken yazarın hayal gücüne ve detaylarda oluşturduğu farklı minik hikâyelere hayran kalacaksınız. Ayrıca, kendi ülkemizin ve tarihimizin, içinde barındırdığı farklı etnik dokuları, güzelliklerini ve en önemlisi bizi biz yapan olguları tatmak eşsiz bir duygu. Kitabın türü için “tarihi-fantastik” diyorlar. Doğru da. Kitaba ilk başladığımda “Neresi fantastik bunu?” demiştim, ama okudukça neden “fantastik” sıfatını da kazandığını anlıyoruz.
Her bir karakterin, ister en önemlisi ister yoldan geçen adam, kendine has bir öyküsü var. Ve biz o sokaktakilerden biriyiz. Belki şu köşede nargilesini tüttüren bir adam, belki günü sıcağından terleyen bir esnaf ya da Teşkilat-ı Humayun’un kılık değiştirmiş casuslarından biri.
Yazara neden, bazı kesimlerce “Türkiye’nin Tokien’i” dendiğini ise kitap bitince anlıyoruz. Kendisi yeni ırklar, yeni diller yaratmasa da, var olandan yeni bir anlatım tarzı ve yeni bir hayal gücü düzeni oluşturmuş.
Bu kitaptan sonra yazarın diğer kitaplarına hücum edebilirsiniz, dikkat! 2006 yılında yazdığı “Amat” kitabı 2009’da Erdal Öz Edebiyat Ödülü’nü almıştır ayrıca.

İhsan Oktay Anar’ın zekâsına, kurgusuna ve anlatımına hayran olacaksınız.