Öyle bir şey yap ki bizim için;ölümün korkunç yüzünü söküp atmış ol ellerinle.Seninkinin adı "sonsuzluğa ulaşmak" olsun...Bize de ardından "kahraman" demek kalsın!

01 Ocak 2010

Sakat Rahibe // 6.Bölüm


Evin yeni ve tarihindeki en güçlü matronu İralde Keraunzaa, karanlık tahtında kurulmuş yeni damadın gelişini bekliyordu düşünceler içinde. Bir yandan da Valerrny ile zorunlu bir düşünce birliğindeydi.

“Bu kadar saçmalayacağını tahmin etmezdim Yüce Anne!” diye sitem etti Valerrny. Yüce anne, derken sesinde hem kıskançlık hem de alay vardı. O makama yakışmıyorsun, imasını her lafına iliştirmekten çekinmiyordu.

“Lloth aşkına! Bana birazcık olsun güvensen emin ol daha mutlu bir kardeşlik yaşayacağız.”dedi yeni matron, yüksek tahtın merdivenlerinin dibinde duran ablasına göz kırparak. Sesinden ve hareketlerinden bariz bir yapmacıklık akıyordu.

“Gelen erkek bir Harrdelin! Bizi ele veren evin bir oğlu! Her şey bu kadar açıkken nasıl oluyor da sen bu kadar rahat oluyorsun! Onu evimizi kabul etmemeliydin İralde! Bu yaptığın en büyük aptallıktı.”

İralde, Valerrny’in sözlerine kulak asmadı, hatta onu aşağılama çabasına bile. Düzgün, siyah derili bacaklarının üst üste atmış, tek elini de yumruk yaparak çenesini altına koymuş dalgın dalgın ilerilere bakıyordu.

“Onu araştırdım. Ern’dal Harrdelin, kurallara oldukça bağlı bir erkek. Evin gözde erkeklerinden. Ailesine karşı en ufak bir hatası bile olmamış. Birkaç kez yüzeye gönderilme yeterliğine erişmiş ama bu işleri bilirsin işte, sonra başkasını seçmişler. “ İralde’nin ima ettiği elbette ayağının kaydırılmasıydı. Ama yüzeye çıkacak zekâya sahip olmasa da o yeterliliği göstermesi bile onun için yeterliydi. Hele o bağlılığı… İralde geçen gece Örümcek Kraliçe’nin de yardımıyla yeni kocasıyla ilgili oldukça büyük bir bilgiye sahip olmuştu. Ve şundan emindi, şartlar her ne olursa olsun yeni ailesi Keraunzaalar olacağı için onların yanında yer alacaktı. Şartlar ne olursa olsun…

“Ne?”

İralde farkında olmadan son cümleyi sesli söylemişti.

“Hımm? Yok bir şey, düşünceler dalmışım. Neyse gelelim sevgili gözdemize! Ah çok özür dilerim, senin sakat oyuncağına mı demeliydim?” yüzünde alaylı bir gülümseme oluştu.

“Kızın sakat olduğunu görecek mi dersin?”

“Onu görmek için geliyor değil mi ablacım?”

“Ve içimizden birileri onu yatağına alacak.” dedi en büyük kız kardeş sanki bir lanet okuyormuşçasına.

“Ona ihtiyacımız var.”

“Elinnya’ya mı? Bunu anlamana sevindim taze matron.”

“Hayır, hayır ona değil, Ern’dal Harrdelin’e. Elinnya’ya gelince, koskoca konseyi nasıl aldattıysa bunu çok kolay atlatacaktır.”

“Bir B planımız olmalı derim. Kızın güçleri son zamanlarda çok dengesiz.”

“Dengesiz ve büyük…” dedi aniden İralde şüpheye düşerek. “Onu boş zamanlarında çalıştırıyor olma ihtimalin nedir Valerrny?”

“Evin iyiliği için bazı şeyler yapılmalı.”diye kestirip attı Valerrny ve İralde de daha fazla sorgulamadı. Hâlbuki Valerrny bariz bir biçimde yalan söylemişti. Kızın bu kadar güçlenmesinin nedenini o da bilmiyordu ve her şeyi üstüne alarak kardeşini kurtarmak en mantıklısıydı. Ne de olsa, Elinnya bir gün o anlamsız sadakati ve Valerrny’e olan düşkünlüğüyle onun yükselişinin bir numaralı etmeni olacak hatta ve hatta, onu en tepeye kendi elleriyle çıkartacaktı. Bu düşüncelerle durumun ciddiyetini daha iyi kavradı. İralde durumu elbette önemsemeyecek ya da daha da kötüsü sadece öyle görünecekti. Yine de bu Ern’dal isimli evin yeni erkeğinin kızı burada görmesi de İralde’yi konseydeki kadar rahat kurtulma şansı yaratmazdı. Hayır, bu defa evin matronu olarak tüm sorumluluk onun omuzlarına binerdi.

Derin sessizlik sanki saatlerdir sürüyor gibiydi. Odanın loş ortamı, iki kız kardeşin etrafında dönen karanlık auralar ve onları dışarıdan izleyen 7 çift göz… kızıl ve kararlı gözler…

“Planımı açıklamanın vakti geldi.” Sessizliği İralde bozmuştu.

“Seni dinliyorum.”dedi Valerrny büyük bir ciddiyetle. Kollarını göğsünün üzerinde kavuşturdu ve bekledi.

“Benimle misin Valerrny?” dedi aniden Yüce Anne. Yüzünde aşılmaz bir kararlılık ve durumun önemini yansıtan kızıl hareler vardı sanki.

“Seninleyim.”dedi ablası bir an bile tereddüt etmeden. Belki birbirlerinin düşmanıydılar ama söz konusu evin geleceği ve yükselişi olunca ihanet kabul edilemezdi.

“Harrdelinlerin sadık oğlu avuçlarımıza düştüğünde artık tamamen bizim olacak. Yeni evine ve ailesine itaatte kusur tanımayacağını garanti ederim. Ama o burnu büyük Harrdelin ve peşimizdeki cadıların asla tahmin edemeyeceği bir şeyi yapacağız.”

“Nedir o?” Valerrny oldukça heyecanlanmıştı. Kavuşturduğu kollarını daha da sıkmıştı. Ardından ne geleceğini tahmin edebiliyordu ve bu onu korkuttuğu kadar umutlandırıyordu da.

“18.ev yıkılmalı!”

Ve bu sözler, amacına ulaşmak için önüne gelen her şeyi delip geçen ateş uçlu bir ok gibi tüm karanlığı deldi geçti.
***
Ern’dal Harrdelin görevini iyice anlamıştı. Her ne kadar 23.eve gidip oranın bir parçası olmak gururunu kırsa da, Harrdelin matronunun da vaat ettiği gibi bu işten karlı çıkan onlar olacaktı. Belki her şey çok ortadaydı ve bu durum Keraunzaalar’ın karşı planlar geliştirmelerine olanak veriyordu ancak konseyin kararına da hayır diyemezlerdi. Piyon olduklarını evin her üyesi biliyor olsa da, bu kedi fare oyununda kedi olarak avı yutacaklarından emindiler. Kızın foyasını meydana çıkartacak, onu rezil bir hayvanmış gibi zincirlerle Menzoberranzar sokaklarında dolaştıracak ve ardından Keraunzaalar’ı yıkan kuvvetler arasında yerlerini alacaklardı.

Ern’dal gibi örnek bir erkeği kaçırmak istemeyeceklerinden emindi Yüce Anne Fellice. Bu nedenle dün gece İralde’nin oğlu üzerinde araştırma yapmasına hiçbir engel koymamış, aksine bu gidişatı dikkatle takip etmişti. Oğluna da güveniyordu üstelik. Ern’dal’ın birinci önceliği her zaman ailesi olmuştu ve olacaktı da. Düşüncelerinden ani bir kapı çalınmasıyla sıyrıldı. İrkilmişti fakat bunu görecek kimse yoktu.

“İçeri gir.”

“Yüce Anne, beni emretmişsiniz.” dedi oyunun en büyük piyonu Ern’dal, tek dizi üzerine çökerek.

“Bugün büyük bir gün oğlum.”

“Evet Yüce Anne.”

“Bizi utandırmayacağını umuyorum.” Bakışlarını aşağısında duran erkek drowu delip geçti. Hiçbir şey söylemesine gerek yoktu, başarısızlığı karşısında evin yeni drider’ı olacağı çok açıktı.

Ern’dal da bunu hemen anlamış olacak ki rahatsızca kıpırdandı. Belli etmese de iliklerine kadar titremişti. Bir an sanki belinden aşağısı örümcek bedeniymiş de, o korkunç ve tüylü kara benden sekiz tane uzun bacak fırlamış gibi geldi ona. Kendini çok çaresiz ve aptal hissetti. Evin rahibelerinin kontrolünde beyinsiz bir yarı-adam…

“Ern’dal! Beni dinliyor musun!” Fellice’in sesi evin içinde korkunç bir ahenkle çınladı. Onun bağırış ve fısıltılarını yıllar içinde özümsemiş kara duvarlar bu sözleri de önce yansıtıp sonra dokusuna ekledi.

“Elbette! Sizin ve emirleriniz karşısında aciz kulunuzum.” Drow kendini çabuk toparlamış ve her zamanki sadakat gösterisiyle göz boyamayı da başarmış gibiydi. Fellice bir süre oğlunu süzdü, bu sürede drow erkeği başını hiç kaldırmadan, ensesinden akan soğuk terlerle omzuna inecek bir kırbaç bekledi. Ancak Fellice ikna olmuştu.

“Güzel. Sana güvendiğimizi unutma Ern’dal Harrdelin! Sen bu evin yükselişinin en büyük ve ilk adımısın. Kendini ve aileni yukarılara taşı oğlum. Şimdi git.” dedi ve tahtın arkasındaki gölgelere çekildi. Odadan hızlı adımlarla çıkan Ern’dal Harrdelin omuzlarındaki yükün ağırlıyla eziliyor gibiydi.

Harrdelinlerin oğlu, asla saçları açık gezmezdi. Sıkı bir disiplinle yetiştirilmişliğini hayatının her alanına yansıtırdı. Uzun beyaz saçları her sabah sıkı bir atkuyruğu olarak arkasında toplanır ve güne öyle başlardı. Melee-maghtere’de aldığı eğitimlerde, kendisinin bir uzvu konumuna geçen uzun bir zincir ucuna bağlı iki ucunda kanca bulunan bir silah seçmişti. Bazen bu her yere uzanan iki uçlu zincirden dolayı kollarını birer örümceğe ait gibi hissederdi ve bu onu oldukça korkuturdu. Yine de, kesik içindeki elleri ve zincirlerin saldırı sırasında sürtünüp vurduğu yaralı kolları bunu inkâr edercesine saldırırdı düşmanına.
Ayrıca ailesinin yer aldığı her türlü entrikada vazgeçilmez olmuştu. Bu onu, önce ölecekler listesinde üst sıralara çıkarsa da hala yaşıyordu, öyle değil mi?
Uzun boylu, çekik kırmızı gözlü, sivri bir çenesi ve bir savaşçı için fazla biçimli elleri vardı. Tabii bu avuç içlerini görmeyen gözler içindi. Oradaki savaş yaralarını görenler için, bir de omzunda asit dökülmüş büyük bir bölge vardı.

Olanları düşünüyordu erkek drow. Başarısız olursa kendi ailesi onu drider yaparak evin beyinsiz bir kuklası yapacaktı. Fakat onu düşündüren bir şey daha vardı, her şeyin meydana çıktığı bir anda pek ala Keraunzaa kadınları da onu Lloth’un izniyle parçalayabilirdi. Kafasını iki yana salladı. Odaklanamıyordu. Bir yerlerde bir hata vardı sanki. Yüce Anne Fellice yeni matronu çok hafife alıyordu anlaşılan. Ama Ern’dal boş durmamıştı. Her türlü yaltaklanma ve kaçak hizmetler(ailesinden habersiz başkalarının işlerine yardım etmesi) sonucunda bazı bilgiler edinmişti. Ne para ne de güç, o sadece İralde Keraunzaa’yı araştırmıştı. Annesi yanılıyordu, karşısındaki genç bir kadındı ama tecrübesiz değil. Fellice Harrdelin’in uğursuz ve buruşuk yüzünü getirdi gözünün önüne. O yaşlı örümcek yüzyıllardır evin üzerindeki tek güçtü. Sonra İralde’yi hayal etmeye çalıştı. Genç, güçlü ve kurnaz… Hiç görmediği yeni efendisinin yüzünü düşünmek ona her ne kadar saçma gelse de bunu yapmaktan kendini alamadı. Bu eve yeterince sadakat göstermişti. Artık daha yüksek potansiyeli olanlara yönlenme vaktiydi.

İralde, kara camdan yapılma örümcek bacakları üzerine oturtulmuş, is kaplı küreden geriye çekildi. Yüzünde zafer kazanmış bir gülümseme vardı ki odanın loş meşale ışıkları altında, uzayan gölgelerin yol açtığı bir korkunçluğa sahipti. Rahatça arkasına yaslandı. Biraz yorulmuştu, ama çok değil. Fellice Harrdelin nihai sandığı zaferinin hülyalarına dalmışken, o gidip biricik oğlunun düşüncelerinde gezinmiş ve dahası kendini ona merak ettirmişti. Günlerdir ektiği tohumlar bugün meyvesini vermiş ve İralde sadece ona varlığını hatırlatarak, başka hiçbir şey yapmadan Ern’dal’ı kendi düşünceleriyle baş başa bırakmıştı. Varsın Fellice Harrdelin geçen geceki olay için kontrolün onda olduğunu sansın. Sanki İralde Ern’dal’ı araştırmış da o da buna göz yummuş gibi… O yaşlı bunak, kartlaşmış ve buruşuk poposu tahtına yapışmış cadaloz tam da İralde’nin istediği konumdaydı. İralde ipleri onun eline vermiş ve gizliden gizleye ördüğü ağlarla ana oğlu tam merkeze çekmişti. Vakti geldiğinde Valerrny’in rahibe güçleri ona yardım edecekti. Ancak tek sorun Elinnya’ydı. Eğer bu işte yer alacaksa bunu evin yeni matronu için yapmayacağı açıktı. Ve yeni gelen damat kızın sakatlığını görürse her şey daha başlamadan biterdi.

Yavaş yavaş yataklarına ve sıcak yataklarındaki ölüme çekilen drowlardan hiçbiri, Lloth’un yeni bir gözdesinin oluştuğunu ve aynı evden başka birinin de onu durdurmak için geliştiğini bilmedi. Ya da en azından şimdilik…

24 Kasım 2009

Tam Benlik Bir Mim

Uzun zamandır yazmadığım gibi mimlenmiyordumda. Şimdi sevgili mit beni mimlemiş, hem de kitaplar üzerine! Uçarak cevaplamaya başlamadan önce kendisine teşekkürlerimi sunarım ^^.

1.Şu an okumakta olduğunuz kitap ve kısaca konusu:

Stephen King'in meşhur serisi Kara Kule'nin ilk kitabı, Silahşor. TÜYAP'tan 1.ve 2.sini almıştım bu serinin. Uzun zamandır da merak ediyordum. Okuduğum diğer kitaplara hiç benzemiyor ve benim okuduğum ikinci King kitabı oluyor kendisi.
Stephen King'in fantastik kitabı diye çıktı zaten her yerde. Kendine ait bir evreni var fakat bu evren çok değişik. Biraz Ravenloft gibi, çünkü başka diyarlardan başka kararkterlerin bu evrene çekilme durumu var. Silahşor ya da gerçek adıyla Roland o diyara isteyerek gelmiş biri. Siyahlı Adam diye hitap ettiği bir büyücünün peşinde.
Hee bir de diyarlar derken mesela bir kahraman New York'tan çekilip bu çarpık boyuta düşmüş. Siyahlı Adam onu bu diyara yollamış.
Kitapta Western filmi havası var aynı zamanda. Etraf bu kitapta upuzun çöllerle çevirili. Orta Dünya'ya da güzel göndermeler var. Zaten King de bir Tolkien hayranıymış ^^. Ayrıca, kitaptaki kasabalar da tam kovboy kasabası şeklinde.

Neyse neyse çok uzattım cevabı. Kısaca çok farklı bir kitap. Her olay(detaylara girmiyim) sizi daha çok merak ettiriyor. Bir de Roland kara kuleyi arıyor ama onu yok mu edecek koruyacak mı bilmiyorum. King'in tanıtımdaki sözlerinden kuleyi korumak tarzı bir şeyler anlamıştım ben :P. Bakalım.

2.En son aldığınız kitap:

TÜYAP'tan 3 kitap aldım en son. Mezarlık kitabı(Neil Gaiman), Kara kule-1-Silahşor ve Kara Kule-2- Üç'ün Çekilişi(Stephen King).

Mezarlık Kitabı'nı bir solukta okudum. Aldığı ödülleri hak eden çok tatlı bir Gaiman kitabı :). Bana okurken feci derecede Küçük Vampir tadını verdi. Ben böyle diyince çocuk kitabı gibi gelir. Çünkü konu, mezarlıkta büyüyen-yaşayan bir çocukla ilgili. Mutlaka okunmalı bu kitap ;).

3.Şimdiye kadar aldığınız kitaplar arasında en sevdiğiniz:

Birden fazlalar elbette :D! Bir tane olmasına imkan ihtimal yok.

"Ejderha Mızrağı"nın 14 kitaplık ana serisi benim için apayrıdır. Özellikle 2.kitap olan "Kış Gecesi Ejderhaları" favorim. Bunun dışında Unutulmuş Diyarlar'dan "Anayurt", çok güzel bir üçleme olan "Warcraft Serisi", İhsan Oktay Anar'ın "Puslu Kıtalar Atlası", Ursula Le Guin'den "Yerdeniz Serisi", çocukluğumdan kalan eski dost "Küçük Vampir serisi", ödüllü kitap ve beğendiğim tek bilimkurgu kitabı"Fahrenheit 451", yeni aldığım kitaplardan "Mezarlık Kitabı", Tolstoy'a saygılarımla ;) "İnsan Ne İle Yaşar?", klasiklerden devam edeyim "Monte Cristo Kontu", İpek Ongun'un genç kızlar için mutlaka okunmalı dediğim serisi "Bir Genç Kızın Gizli Defteri", modern romanlardan "Koku", Simyacı, "Şeytan ve Genç Kadın"... Uzayıp gidiyor işte :D! Daha devam etmeyeyim yoksa uzayıp duracak.
.

4.Bir türlü bitiremediğiniz, bitirsenizde size illallah ettiren kitap:

"Gülün Adı". O kadar meşhur kitap, filmi bile var ama ben bitiremedim gitti. Kitapla aramda ilginç olaylar dönüyor. Hem başı pek sarmadı hem de ne zaman elime alsam kötü haber alıyorum korktum artık :S. Daha vardı da sattım bir kısmını şu an kitaplığımda yoklar.
Herkes çok sevmesine rağmen "Olasılıksız"ın başı beni sıktı mesela, bende kendimi kasmadım açıkçası, onu bu şıkka yazmam pek doğru değil. Devam etmeliyim ona da bir ara.

Utanarak şunu diyim "Silmarillion"! İlk okuduğumda bana çok ağır gelmişti :S! Küçüktüm o zaman belki de ondan. Dili beni yormuştu. Uzaklaştım sonra kitaptan. Bir ara yeniden elime almalıyım(o zaman kendimi kasa kasa yarılamayı başarmıştım ama :D. Dili ağır gelmişti napıyım :/).

5.Elinizdeki kitap bitince okumayı düşündüğünüz kitap:

"Silahşor" bitince serinin devam kitabı "Üç'ün Çekilişi" var. Yalnız keyfim bilir :D. 2.kitaba hemen başlamayıp "Yerdeniz Öyküleri"ni(Yerdeniz Serisinin kendi yazarı tarafından yazılmış öykü kitabı) okuyabilirim. Olmadı İhsan Oktay Anar'ın alıpta yarım bıraktığım "Amat"ını da okuyabilirim. Bilemiyorum ^^.

Bende bu mimi Bedir'e postalıyorum :P. AMME(yok yok dua falan değil xD) adlı bloglarına da ilk mim atana ben oluyorum yehuuu :D!

02 Ekim 2009

Zaman Çarkı 12. Kitap- Fırtına Toplanıyor ÖN OKUMASI


Zaman Çarkı'nın hayranlarına güzel bir haberim var. Robert Jordan'ın ölümüyle Karısı Harried tarafından serinin son kitabını yazması için seçilen Brandon Sanderson'ın daha önce, okuyuculara adeta bir günah çıkrma tadında kendisnini nasıl seçildiğini ve kitabın son durumu hakkında neler söylendiğini dah önceden çevirmiştik.(Olayları Brandon Sanderson'da dinlemek için buyrun.)

Şimdi ise, son kitabın üçe bölüneceği haberi bir kenarda dursun, biz size 12.kitabın ilki olan ve 27 Ekim 2009'da piyasaya sürülecek
Fırtına Toplanıyorun (The Gatherin Storm) ön okumasını Türkçe'ye çevirdik!

Bitmedi!

Bu çevirmiz, serinin kendi çevirmeni olan Niran Elçi tarafından okundu ve kendisi onca işinin arasında bize editörlük yaptı! Bir nevi serinin kendi çevirmeninin gözetimi altında, kitabın kendisi tadında bir ön okuma sunuyoruz sizlere :).

Çevirenler:
Buğra Şenyüz
Hazal Çamur

Editör:
Niran Elçi

İlk okuma:
Hakan Tunç

Son okuma- Sayfa tasarımı:
Ozancan Demirışık

Hemen ön okumayı indirmek için BURADAN buyrun.

Bu çeviri Kayıprıhtım sitesinin yeni bir çalışmasıdır.

17 Eylül 2009

EjderYürek

Bu filmi ilk izlediğimde 7 yaşındaydım. Eh, film 1996 yapımı ne de olsa :P. Ama önemli olan bu değil. Ejderyürek, benim izlediğim ilk "ejderhalı" filmdi. Ve işte ilk defa o zaman bu muazzam yaratıklara vurulmuştum :).

Bir ejderha avcısı olan Bowen, ejderhalra olan güvenini kaybedip onlara savaş açmıştır. Çünkü bir ejderha tarafından ihnaete uğramıştır vakti zamanında. Dünyada kalan son ejderha olan Draco'nun peşine düşer ve bilmediği şeyi öğrenir: onun son ejderha olduğunu. Bu film, bir ejderha avcısı ve ejderhanın arasındaki dostluğun yapıtıdır. Zaman zaman neşeli, zaman zaman buruk... Ama belki de en önemlisi, ihanete uğramış bir güvenin yeniden ortaya çıkıp, oluşmasıdır.

Avcımız oldukça başarılıdır. Birçok ejderhayı öldürerek nam salmıştır. Dünyada kalan tek ejderhayı da öldürmek için yollara düşer. Ancak onla karşılaştığında Draco ondan çok uzun bir süre bir gerçeği saklar.
Bu ejderha, yani Draco, yıllar önce savaşta yaralanıp ölmek üzere olan genç kral Eion'u kurtarmak için kalbinin yarısını vermiştir. Böylece hastalıklı, genç kral ve Draco artık birbirlerine bağlanmıştır. Ancak Kral Eion kötü biridir ve halka zulüm etmektedir. Draco'da ona kalbini vermekte pişman olduğunu söylüyor zaten filmin bir yerlerinde :D.

Önce savaşıp, sonra dost olan avcı Bowen ile ejderha Draco bir planı yürütmeye başlarlar. Draco, kasabalara saldırıyor gibi yaparak sadece çiftlikleri yakar (insanlara dokunmaz). Böylece ejderhadan korkan halkı kurtarmak için Bowen çıkagelir o anda ve düzmece bir savaş , ardından Draco'nun gösterişli yenilişiyle (yaptığı rol güldürüyor sizi :)) para ve ün kazanmaya başlarlar. Tabii köylüler Draco'nun dünyada son kalan ejderha olduğunu bilmedikleri için her seferinde saldıranın başka ejderha olduğunu sanırlar.Olaylar bu biçimde devam ederken genç kral Eion'un bu baskıcı ve kötücül gidişatına dur demeye karar verir ikilimiz. Böylece ona savaş açarlar.
Burda tek bir öenmli durum var, Draco Bowen'ı yolundan alıkoymamak için kral Eion ile birbirlerine bağlı olduklarını, yani aynı hayatı paylaştıklarını söylemez çok uzun bir zaman.

O zamanın görsel efektlerine göre ben büyülenmiştim. 7 yaşında bir cimcime olarak filmden sonra bir ejderham olmasını hayal edip durmuştum. Bowen ben olurdum o da ejderha ortağım ;).

Sonu oldukça hüzünlüydü. Hala içime bir şey oturur filmi tekrar tekrar izlediğimde.

İki düşman türün oluşan dostluğu, parçalanıp nefrete dönüşmüş bir güvenin yeniden kazanılması ve bu iki olgunun birleşiminden doğan birlik beraberlik duygusuyla baş kaldırış...

Eğer bu filmi izlemediyseniz ve hele de bir fantastik severseniz çok şey kaçırmışsınız demektir. Benim küçüklük gözdem, ejderhalara, hatta fantastiğe ilgi duymamı sağlayan biricik filmimi siz de mutlaka izleyin!

15 Eylül 2009

Film Olan Oyunlara Yenisi Eklendi: WoW


Max Payne, Resindet Evil, Lara Croft: Tomb Raider, Doom, Silent Hill, Dead or Alive...
İşte oyun olup da filmi yapılanlardan birkaçı. Bunların çoğu başarısızdı benim için. Hele Uwe Boll'un mahvettikleri dillere destandır. Bu kervana bir yenisi daha katılıyor. Her açıdan diğerlerinden daha riskli ve bir o kadar muazzam, devasa online oyun World of Warcraft da filmi çekilecek oyunlar arasında yerini aldı.

Hemen ekleyeyim, Blizzard filmi çekmek için talip olan Uwe Boll'a "Cesedimi çiğnersin" tarzı bir cevap vermiş :D. Fiyuuu!

Film hakkındaki bilgiler pek net değil. Alliance tarafından aktarılacağı bilinoyr. Classlar (snıflar) filmde yer alacakmış ancak Warcraft'ın kahramanları (heroları) filmde olacak mı olmayacak mı belli değil. Bir Artas ismi geziniyor sitelerde o kadar.

Warcraft'ın tarihçesine de değinmesi beklenen film kitleler üzerinde büyük heyecan yarattığı kadar şüphe de doğurdu. WoW gibi oyun tarihini değiştirmiş bir oluşumn filminin de en az onun kadar ses getirmesi ve oyunların çekilen filmlerinin kara talihini değiştirmesi dileğiyle...

Not: Çıksa da izlesek :P

30 Ağustos 2009

Mim- Kişisel Sorular

Sevgili, ve bir o kadar neşeli insan, kamikaze beni mimleyen bir başka kişi olmuş. Açıkçası geç kaldığım için özür dilerim kendisinden :(. Şimdi affına sığınıp mime cevap veriyorum efendim :).

Bu mimde verilen soruları cevaplayacağım.

1.Neden blog yazarısın?

Aslında önceleri kişisel amaçlı kurulmuştu bu blog. Önce bunu söyleyeyim. Sonradan fantastik hikayelerimi ve her demden incelemei bu alanda icraa edebileceğim gerçeğiyle karşılaştım. Başta hiç okuyucum yoktu. Ama şimdi yorum yazmasalar da üyelerimden haberdarım ;).

Soruya dönecek olursak, yazdığım şeyleri insanlarla paylaşmak için blog yazarıyım. "Bakın ben bunları yazdım, görüşeriniz ve eleştirileriniz nelerdir?" demek için bu blog var. Kısaca bir kitap basamayacağıma göre, ben de kendi çapımda yazdığım inceleme ve hikayelerimi(bu aralar çeviri de eklendi ;) )insanlarla paylaşıyorum. Görüş alış-verişi için bir nevi. Ama son zamanlarda sevgili okuyucularımın yeni bölümler okuması için de blog yazarı olduğumu fark ettim :). Ne mutlu bana!

2.Son zamanlarda hiç vakit ayıramadığın bir uğraş:

Son zamanlarda miskinlikten bir şey yaptığım yok :P. Elimde ciddi bir çeviri var bir kısmını yaptım ona devam etmeliyim mesela. Ama sanırım en önemlisi önce ÖSS ve ardından da üniversiteye başlamamle geçen üç sene de keman çalmayı bırakmam oldu. Evet, sanırım bu soruya verilecek en doğru cevap budur. Artık keman çalmıyorum. Hem vaktim olmuyor hem de kursa devam edemiyorum(yine vakit olmadığından).

3.Şu an için imkanınız olsa gerçekleştireceğiniz hayaliniz:

İskoçya'ya gitmek istiyorum. Aslında seneye yazın sonlarına doğru bir aylığına gidebilirim belki, dilimi geliştirmek için ancak bizimkiler İskoçya yerine başka ülke düşünüyor :P. Ama benim gönlümden geçen bu. Bir de hikayelerimi toplayıp bir e-kitapta birleştirme fikrim var ama bakalım, hayırlısı.

4.Hayatınızda iyiki yapmışım dediğiniz üç şey:

a)İyiki üniversiteyi kazanmışım :P. Öss'yi iki sene çektim ben(evet ikinci girişte kazandım) çok zor valla.
b)İyiki güzel bir dost kazanmışım. Son zamanlarda çok çalkantılı zamanlarımız olsa da yine de onla geçirdiğim 6 seneyi kimseyle yaşayamayacağımı biliyorum.
c)İyiki fantastikle tanışmışım. Benim fantastikle tanışmam doktor tavsiyesiydi(gerçekten. anlatırım onu da bir ara. şaka yapmıyorum). Bu durumda iyiki o doktora gitmişim :D. Saol doktor amca :P.
Fantastik okumaya başladıktan sonra "aradığım şey bu!" demiştim de. Hayalgücümü eliştirmem bana her alanda yardımcı oldu çünkü. Özellikle projelerde.

5.Mutfakta en sevdiğim uğraş nedir?

Tembelimdir ama güzel yemek yaparım. Kimsenin ilk duyuşta inanmadığı iki özelliğimden biridir. Anne tarafım el sanatlarına çok yatkındır, yemek de dahil buna. (e o da bi sanat :P). Mutfağa pek girmem ama girersem de her şeyi kendim yapmak isterim. Becerebildiğim ve sonuçtan herkes memnun olduğu için bu konuda güveniyorum kendime.
(zaten kuzenlerimini-hepsi erkek tek kız benim- hazaaaaaal bize kek yap! diyişinden rahat anlaşılıyor bu :D).

6.En sevdiğiniz üç yemek:

Mantı!
Her türlü tatlı!
Mercimek çorbası

ya bu soru olmamış ben iskender, urfa kebap gibi şeyler de demek istiyorum :(. Dal gibi olmama rağmen mideme düşkünümdür. Hele tatlılar ah ah! (Small değil X-small giyiyorum kıyafet bedenim olarak :D.)

7.Giyim konusunda abarttığın eşya:

Yok öyle bir şey. Ben doğallıktan yanayım :).

8.Çocuklarınıza nasıl hitap edersiniz?

Çocuğum yok -_-'. İnşallah bir gün benim de olur. Çocukları çok severim! Onları severken durmadan mıncıklarım ve her türlü anlamsız sesi çıkartırım o esnada. Çocuk benim hakkımda iyi şeyler düşünmüyordur tabii :P. Kocaman kızsın yaşından utan!, diyorsa haklı. Ama bunu dışında "ablasının bir tanesi, aşkım benim, aman da aman hayatım!" tarzı şeyler söylerim. Bunları farkında olmadan bapırarak söyleyebiliyorum. Çok seviyorum çocukları :(.

9.Sizi anlatan bir resim:

Oooo! En çok bu soruyu sevdim!!! Ancak iki resim koymak istiyorum ben :D.

Kendini beğenmiş demeyin sakın. Haksızlığa tahammülüm olmadığı için ve genelde hep dorğu olanı(dokuz köyden kovulacağımı bile bile)söylediğim için çevremdeki herkes beni bir "şövalye" olarka tanımlar. Gerçekten bu böyle :).



Ama bu kişiler arasından fantastik okumuş olanlar sinirlendiğimde bir drow dişine dönüştüğümü de söylerler xD. Bu nedenle iki resim koyma gereği duydum.

Tekrar kamikaze'ye bu mim için teşekkürlerimi sunarım ;).

Mim- Asla Vazgeçemedikleriniz

Uzun zamandır mim gelmiyordu, sevindim bu mime doğrusu :). Beni mimleyen mit'e teşekkür ederim. Şimdi gelelim konumuza.

Başlıktan da anlaşıldığı gibi "Asla vazgeçemediklerim" konumuz. Eh bir liste yapayım o zaman nelerden vazgeçemediğimi de düşüneyim bu arada ;).

1.Birilerini sevmekten vazgeçemiyorum. Vakti zamanında herkese karşı nefret doluydum, ama o zamanlar da bile içimde birilerine sunmak istediğim bir sevgi vardı. Sevmeyi seven bir insanım (nasıl bir cümleyse bu da :P). Bu nedenle nefretim güçlü olsa da bu gerçek hiç değişmiyor. Son zamanlarda da nefret doldum mesela, ama yine de içimde kıpırdayan sevgi tohumları var. Sevmek dünyanın kuralı ne de olsa.

2.Huylarımdan vazgeçemiyorum :D. Huylu huyundan vazgeçmiyor efendim! Laf sokmaktan vazgeçemiyorum mesela, huylar çerçevesinde. Böyle ukala ya da karşısındakini haksızlığa uğratan görünce evrim geçirip adeta Hulk'a dönüşen bir Bruce modeli oluyorum :P. Çok çekiyor insanlar bu nednele benden. Sonra bir de inatçıyım xD. Bu huyumdan da vazgeçemiyorum. Yok yok huyum kurusun.

3.Fantastikten vazgeçemiyorum. Başkaşeyler de okuyorum elbet ama ne zaman bir fantastik kitap satın alsam yuvaya dönmüş gibi hissediyorum kendimi. Hala baş tacım Ejderhamızrağı ne yapayım :(. Seviyorum!

4.Hayatıma giren insanlardan vazgeçemiyorum. Birini terk emek kadar zor bi şey yok benim için. Yok acaba üzülür mü, yok şöye olur mu derken akıyor zaman. He üzülen ben oluyorum bu esnada tabii. Beni çok üzen kişilere bile, "hadi canım hadi!" diyemiyorum ben. Çok büyük bir yanlış halbuki.

5.Aşırı gururumdan vazgeçemiyorum. Bu hayatta benim için gururumu ayaklar altına alabileceğim bir kişi vardı sadece. Onun için de çok ayağımın altında ezmişimdir gururumu. Pişman değilim. Ama artık bunu yapmamaya karar verdim. He o kimdi peki? Sevgilim falan değildi elbette. Geriye bir seçenek kalıyor zaten.

6.Oyunlardan vazgeçemiyorum. Bir PS2 sahibi olan, ülkemizin sayılı dişilerinden olarak gurur duyuyorum :D. Bu eğlence çok işe yarıyor gerçekten de. Özellikle RPG, ya da Türçesi ile RYO (rol yapma oyunları) oynayan biri olarak kişiye olan katkıları kanıtlamış. Örneğin, karmakarışık bir ortamda aradığını bulma hızımız normal bir insandan daha yüksek.
Tabii genelde bilgisayar oyunlarını oynuyorum. İkinci bir joystick'im var PS2'de ama eşlik edenim yok :(.

7.Kedilere karşı olan gıcıklığımdan vazgeçemiyorum. Kedi sevmiyorum, onlar da beni sevmesin,hıh.

8.Hayallerimden vazgeçemiyorum. Bazen, bazı kurduğum hayalleri çok açma bulsam da hayal kurmaktan hiç vazgeçemiyorum. İnsanlar hayalleriyle var olurmuş ne de olsa :).

9.Animelerden vageçemiyorum. Uzun yıllar izlemedikten sonra bir geri dönüş yaptım. Ah ah!

10.Çizmekten de vazgeçemediğimi gördüm bu ara. Evet çizmek :). Yazıyı yazan ben olunca yazmak demem lazımdı belki ama bunu zaten biliyor bu blogu okyanlar :).
Bir ara anime çizerdim, şimdi karikötür çizmeye başladım. Penguen dergisine yollayacağım bir ara ama bakalım.

Aklıma gelenler bu kadar. Bunların dışında bir insan ailesinden ve ona destek olan hayatındaki herkesten vazgeçemez elbette. Ama ben bunları değil de, megoomanlık yapıp tamamen kendime has şeyleri söylemek istedim. Sıkmadım umarım okuyanları :).

Bu mim için mit'e tekrar teşekkürler.

28 Ağustos 2009

Dört Mevsimin Hanımları


Tarla başında bir çiftçi, elinde tırmığı, ağzında çubuğuyla tarlasını izliyordu. Hemen yanı başındaki kulübesindeki sallanan sandalyesine döndü acele etmeden. Aynı acelesiz ve dingin adımlarla sandalyeye yürüdü. Sanki o kadar çok vakti vardı ki, çabuk olmak ona gereksiz geliyordu. Böylece oturdu sandalyesine. Gözlerini tarlasına dikmiş bir biçimde, bir duygu kırıntısının bile oluşmadığı yüzündeki durgun ifadeyle izledi onu.
Çiftçi, tarlayı hiç ekip biçmezdi. Zaten tarlada yetişen de sebze-meyve değildi ya, ne gerek vardı ekip biçmeye? Elindeki tırmığı da koruma amaçlı tutardı. Birileri gelip tarlaya zarar vermesin ya da ona sahip olmaya çalışmasın diye. İşte, tam da karşıdan gelen adamın amaçladığı gibi…
Karşıdaki sık ağaçlı ormandan bir gölge ilişti gözüne. O an gözünü tarladan kaldırdı ve aynı dingin bakışlarla adama bakmaya başladı. Karşıdan gelen adamın kemik gibi bembeyaz bir suratı vardı. Gözbebeklerinde sanki alevler vardı. Zayıf, uzun boylu ve atletik bir hali vardı. O da çok zamanı varmış gibi acele etmeden yürüyordu yolda. Gözünü önce tarlaya dikmişti fakat çiftçiyi görünce gözünü onun üstüne dikmeyi daha mantıklı buldu. Ağır adımlarla yaklaştı alev gözlü adam ve çiftçide aynı ağır biçimde kalktı sallanan sandalyeden. Ağzındaki çubuğu yere tükürdü ve elini pantolonunu tutan kayışları götürerek arasına sıkıştırdı.

“İyi günler sayın çiftçi.” dedi yoldan gelen saygılı bir biçimde onu selamlayarak.
“Size de iyi günler yolcu. Sizi buralara getiren de nedir?”diye cevapladı aynı saygıyla.
“Tarlanızın ününü çok duydum. O kadar çok ki ona gelip yakından bakmak istedim.”dedi alevli gözlerinde oynaşan ateşlerle.
Çiftçi elini tarlaya doğru uzattı.
“İşte, boydan boya hepsi budur. İstediğin kadar ona bakabilirsin. Kimsenin bakması yasak değil ne de olsa.”ve ardından yavaş yavaş sandalyesine geri döndü. Cebinden bir pipo çıkardı ve onu tüttürmeye başladı. Pipodan tüten her dumanın buğulu benliğinde, yolcunun kemik rengi teni heyecanla pembeleşti.
“Gerçekten de dedikleri kadar varmış! Onu bana vermek istemez miydin? Hem, burada başında nöbet tutarak onu beklemek zorunda kalmazsın.”sözleri baştan çıkarıcı bir ses tonuyla söylenmişti. Yüzünde güven veren bir gülümseme vardı. Yine de çiftçinin tepkisiz yüzünde bir değişme olmadı.
“Hayır hayır. Ben burayı bırakmayı düşünmüyorum. Bu benim işim herkes kendi işini yapmalı.”
“Sana ne istersen veririm!”dedi alev gözlü yolcu büyük bir tutkuyla.
“Sen benim isteyeceğim şeye sahip değilsin.”dedi çiftçi tek düze bir sesle. Yolcu yıkılmıştı. Giderek artan öfkesi, kemik rengi teninde kıpkırmızı bir biçimde ortaya çıkmıştı. Yaşayan ateşleri barındıran gözleri de bir yangın gibi yükselmişti. Adamın hiddeti çiftçiyi bir adım bile geri attırmadı.
“Unutma çiftçi! Önümüz kış! Ve herkes bilir ki Kışın Hanımı soğuk ve acımasızdır!” İşte bu oldu yolcunun son sözleri ve gitti.

Aradan kısa bir zaman geçmişti. Çiftçi, kulübesine gidip buzdan, devi bir kılıç getirdi. Keskin kısmı mavi buzdandı ve üzerinde soğuğu dumanlarla tütüyordu adeta. Kabzası ise kar fırtınalarındandı. Böylece getirdi kılıcı ve tarlanın üzerine bıraktı. Sahibi gelince onu mutlaka arayacaktı. Az sonra bir kadın geldi oraya. Kimselere dokundurmadığı tarlasının üstüne çıktı kadın ve tam merkezinde durdu. Çiftçi eğilerek onu saygıyla selamladı. Kadın da aynı şekilde onu. Kışın Hanımı vaktinin gelmesini bilince, kışı getirmek için teşrif etmişti. Dal gibi zayıf bir kadındı. Bembeyaz teninde iki buz parçası gibi parlayan uçuk mavi gözler vardı. Dudakları da uçuk pembeydi. Saçları kar beyazdı ve dümdüz bir biçimde omuzlarına dökülüyordu. İri bir kar tanesiyle saçını yandan toplamıştı. Böylece saçını bir kısmı önüne gelmiyordu. Dümdüz, süsten uzak bir elbisesi vardı; buz mavisi renkte. Yakasında küçük bir kar tanesi broş vardı ve ayakları çıplaktı.

Kadın, ansızın dansına başladı. Kolları karlı rüzgârlar gibi sert ve çetin hareketlerle gidip gelirken kar yağdı. Ayağını yana doğru uzatıp, tüm vücuduyla oraya doğru kapanırken fırtınalar koptu, denizler yükseldi. Haşin dansı devam ettikçe kış gücünü gösterdi ve dört bir yana kış geldi. Ağaçların üzerini kalın kar tabakaları kapladı. Buz sarkıtları evlerin çatılarından sarktı. Kışın Hanımı dans ettikçe kış da devam etti. Hayvanlar kış uykusuna yattı, soğuk insanların içine işledi. Sadece çiftçi, tüttürdüğü piposu ve yanı başında duran tırmığıyla onu büyük bir hayranlıkla izledi. Yüzünde yine en ufak bir değişiklik yoktu ancak içi bu soğuk rüzgârlar ve kopan fırtınalarla ironik bir biçimde sınıyordu. Yağan her kar tanesi yeni haberler getiriyordu ona.
Böylece 3 ay sürdü Kışın Hanımının dansı. Çiftçinin onun için hazır ettiği kılıcını da görmekten memnundu. Her zaman olmasa da kılıcını da uydurdu bu dansa. Kılıcı her daim kullanmayı sevmezdi ne de olsa. Ne zaman çığ düşürmek ya da denizlerde hortumlar yaratmak istese kılıcını çekti ve onun savaşan bir dans yarattı. Karşısındaki düşmana indirilen darbeler ve kılıcı geri çekip yere saplayarak bitirdiği, ancak bunların hepsini büyük bir harmoni ve estetikle yaptığı bir danstı bu. Kışın son günü, o bembeyaz tenli, soğuk mavi gözlü ve soluk pembe dudaklı kadın dansının son hareketini yaptı. Vücudunu adamın olduğu yöne doğru döndürerek ellerini estetik bir biçimde ona doğru kıvırdı. Ayakları ise ileriye dönüktü. Soğuk mavi gözleriyle göz kırptı ona. Soluk pembe dudaklarında hafifi bir tebessüm oluşmuştu. Adam da aynı küçük tebessümle gülümsedi ona. Bu sırada Kışın Hanımı ilk defa konuştu.

“Tarlayı gelen ateş gözlü yolcuya verecek misin?” sesiyle birlikte soğuk rüzgârlar yüzüne vurdu çiftçinin. Kadının sesinde hiç şüphesiz bir sitem vardı.
Çiftçi cevaplamadan önce piposundan bir nefes daha çekti.
“Hayır, onda benim isteyebileceğim hiçbir şey yok.” Dedi böyle bir şeyin olmasına ihtimal vermeyen, rahat bir sesle.

Kısa zaman sonra İlkbaharın Hanımı geldi. Gelişi şirin bir kahkahayla olmuştu. O da Kışın Hanımı gibi tarlanın üzerine çıktı ve dansına başladı. Ancak o bıcır bıcır bir hanımdı. Dans ederken kendi kendine bir ezgi mırıldanıyor ve bazen de mırıldanmak yerine çiftçi ile sohbet ediyordu. İlkbaharın Hanımı gelmeden önce, çiftçi karları temizledi tarladan. Onun gelişi için uygun ortamı hazırladı. Bir ıslık tutturdu kendi kendine ve işine koyuldu. Karların da hepsini temizlemedi ki, İlkbaharın Hanımı gelince eritecek bazı şeyler bulsun diye. Temizliği pek severdi bu neşeli hanım. Sonra kulübeye gidip, baharın taze çiçeklerini sakladığı bir kutudan çıkardı onları ve tarlanın üzerinde onlarla bir salıncak ördü. İlkbaharın Hanımı bu taze çiçekli bahar salıncağını pek bir severdi.
Böylece geldi ikinci hanım ve dansıyla ilkbaharı getirdi dört bir yana. O dans ettikçe bülbüller öttü, sincaplar ağaçlara tırmandı, hayvanlar ormanlarda koşup oynadı ve her canlının yüreğine aşk okunu fırlattı. Sevgi ve neşenin mevsimiydi o. Zaten halinden de oldukça beliydi bu.
İlkbaharın Hanımı balıketli, al yanaklı ve her daim yüzünde duran o kahkahaya hazır gülümsemesiyle sevgi dolu bir kandındı. Yeşil gözleriyle uyumlu, taze çiçeklerle süslü yeşil bir elbisesi vardı. Başında papatyalardan dairesel bir taç ve al yanaklarında sabah çiği yer alırdı. Saçları ise sarı ve kıvır kıvırdı. Espriler yapmayı da çok severdi. O geldiğinde hep fıkralar anlatır, çiftçiyi güldürmeye çalışırdı. Neşeliydi ve neşesi her yere bulaşırdı. Çiftçi ise sade bir tebessümle karşılık verirdi esprilerine.
Kadın kahkahalar attıkça bülbüller oluşur ve bu bülbüller cıvıl cıvıl ötüşerek tarlaya dalardı. 3 ay boyunca İlkbaharın Hanımı orada hüküm sürdükçe bülbüllerin sesleri gelirdi tarlanın derinliklerinden.
Çiftçiyi de dansa çağırmak gibi bir huyu vardı. Ancak çiftçi, başıyla onu nazikçe selamlar ve seyrine devam ederdi.
Dansı oldukça hareketliydi. Durmadan oradan oraya hareket eden zarif sıçrayışları vardı. Bu nedenle çıplak ayaklarının altı kıpkırmızı olurdu. Kollarını büyük bir sevinçle açar ve sonra göğsüne kapayarak kendi etrafında döner; ardından yeni bir coşkuyla bacaklarını oldukça geniş bir biçimde açarak tarlanın üzerinde estetik bir biçimde atlardı. Her zaman da parmak uçlarında yere iner ve elleriyle harp çalan hareketler yaparak mırıldanmaya başlardı. Hopladı, zıpladı ve kendi etrafında döndükçe etekleri etrafında uçuştu. Çiftçide ayağını ritmik bir biçimde yere vurarak ona tempo tuttu. Salıncağı ise tıpkı, Kışın Hanımı’nın kılıcına yaptığı gibi her zaman kullanmadı. Onun üstüne atlayıp ileri giderken bir ayağını, geri giderken diğerini uzatarak dansına uydurdu sallanışını. Dans etmeyi hiç bırakmamıştı o da. Bu esnada, dansın sürdüğü 3 ay boyunca kadın kışın izlerini sildi, karları eritti ve güneşin ışınları artık yeryüzüne insin diye bulutları araladı.
Hareketli bir dansın bitiriş hareketini yapmak için kollarını iyice açarak havaya kaldırdı İlkbaharın Hanımı. Sanki güneşi kucaklıyordu. Ardından çiftçiye döndü. Sabah çiğleri gözyaşına dönüşmüştü al ve tombul yanaklarında.

“Tarlayı o yolcuya vermeyeceksin değil mi?”
“Hayır, onda benim isteyeceğim hiçbir şey yok.”dedi çiftçi nazikçe ve İlkbaharın Hanımı dudaklarında neşeli bir kahkahayla, ona el sallayarak, hoplaya zıplaya gitti.

Çiftçi eline tırmığını alıp, bahardan arta kalanları düzenlerken ormanın derinliklerinden yine bir gölge ilişti gözlerine. Alev gözlü adam az sonra karşısında bitmişti. Bu defa aceleciydi; bu her halinden belliydi. Elleriyle üzerindeki gömleğin kollarını çekiştiriyordu.

“Ben çok düşündüm çiftçi. Ben de olmayan şey nedir söyle bana! Ben her şeye sahibim. Elbet senin istediğini de verebilirim! Yeter ki, şu tarlayı bana ver. İşte o zaman ben muradıma ererim sen de burada boş boş tarlayı beklemek yerine daha heyecanlı bir yaşam sürersin.”
“Madem bu kadar merak ettin, bir de üzerinde düşündün o zaman sana bana veremeyeceğin şeyi söyleyeyim: bu tarlayı.”
“E zaten benim istediğim de bu tarla be adam!” dedi gözlerin yükselen ve neredeyse gözlerinden fışkırıp adamı yakacak bakışlarla.
“Ben de bu tarlanın sahibi değilim ki. Ben onu gelen hanımlar için hazırlarım ve göz kulak olurum. Sahibi olsaydım burayı eker biçerdim öyle değil mi?”
Kemik tenli, alev gözlü yolcu öfkesini lanetlemelerle kustu. Sonra kendine hâkim olup konuyu değiştirdi.

“Kışın Hanımı yine hoyratça esip geçmiş bu tarladan öyle mi?”
“O kışın kraliçesi. O, istediği gibi esip geçer ben karışmam. Ama evet, tüm ihtişamı ve sertliğiyle geldi ve dansını yaptı.”
“Sen de hiçbir şeye karışmıyorsun yahu! Neden her şeye bu kadar tepkisizsin?”
“Eh, herkes kendi görevini yaparken başkalarına karışmak bana düşmez.”dedi ve yeni bir tütün koydu piposuna. Ardından ağır adımlarla kulübesine gitti ve sallanan sandalyesine oturdu. İleri geri sallanırken hala daha orda duran yolcuya baktı.

“Boşuna bekleme derim, burayı alamazsın. Herkesin arzusu ve tutkusudur burası. Koca bir tarlayla başa çıkabilecek misin sen hem?”
“Elbette!”
“Ben sende o ışığı görmedim. Tarlanın sahibi değilim ama olsaydım da sana vermezdim. Haydi, kal sağlıcakla.”

Bu sözler üzerine kemik rengi tenine ateşler bastı yolcunun. Yine elleri boş bir biçimde geldiği yoldan geri döndü.

Çiftçi işine devam etti bir süre sonra. Bahardan arta kalan tüm o dağılmış ortamı toplayıp yaza hazır etti. Yazın Hanımı etrafı toplamakla ilgilenmezdi ne de olsa. Çiftçi, onun için de pek sevdiği denizköpüklerini getirdi tarlaya ve bıraktı.

Çiftçi yeninden işini bitirip piposundan bir nefes daha çekerek gelecek hanımı beklerken sırtında sıcak bir dokunuş hissetti.

“Beni mi bekliyordun hayatım?” dedi yanık tenli, oyuncu bir kadın.
“Buyurun hanımefendi, her şey hazır.”
Yazın Hanımı küsmüş gibi omuz silkti.” Sende de hiç muhabbet yok yahu!”ve ardından tarlanın merkezine geçip dansına başladı.

Dansı, İlkbaharın Hanımı’ndan çok daha hızlıydı. Hareketleri oldukça seri ve umursamazdı. Kışın Hanımı’nın ciddiyetinden uzak bir biçimde alev kırmızısı saçlarını savurdu durdu. Gözleri güneşin kavurucu ışınlarıyla boyanmış gibi bal rengiydi. Güneşte yanmış teniyle alev kırmızısı saçları iyi bir uyum oluşturmuştu. Zaman zaman tepinmeye benzeyen bazen de hüzünlenip yaz yağmurlarını getiren dansını yaptı. Ama genel olarak her türlü dertten aranmış bir duruşu vardı dansının. O güldükçe denizler gelgitler halinde kıyılara burdu. Kayalar onun ayakları ve sıçrayışları altında un ufak olup kuma dönüştü ve denize karıştı.
Elleriyle bulutları kenara itti ve böylece güneşin tüm ışınları dünyaya indi. Tüm tarla boyunca, ellerini arkaya uzatıp seri adımlarla koştu ve ardından merkeze dönüp tek ayağı üstünde hızla döndü. Hızlı bir müzikte dans ediyormuşçasına kalçasına salladı ve başını da aynı ritimde sallayarak alev kırmızısı saçlarının ahenkle savrulmasına sağladı. Yüzünde mutlu, aynı zamanda yaramaz bir gülümsem vardı. Baştan çıkarıcı kahkahaları ve kaprisli tavırlarıyla yazı getirdi dört bir yana.
İlkbaharın Hanımı gibi, o da bir ezgi mırıldanıyordu. Onunki oldukça hareketli ve vücudundun her kıvrımını harekete geçirip savurmasına neden olan türden bir ezgiydi. Ama o da arada bir mırıldanmayı bırakıp çiftçiyle muhabbet ediyordu. Çoğunlukta çiftçinin suskunluğundan dert yanıyor ve ani bir dönüş yaparak bunu unutup mutluluğuna geri dönüyordu. Bazen de, onun için bırakılan denizköpüklerini yaramaz bir kız gibi mutlu gülüşmelerle etrafa saçıyor, onları bir o yana bir bu yana atarak eğleniyordu. O balon balon beyaz şeyleri etrafa dağıtmaktan büyük bir haz duyduğu her halinden belliydi.
Yazın Hanımı aşkı ve tutkuyu getirdi yeryüzüne. Eğlenceyi ve cazibeyi serpti 3 ay boyunca ve bu üç aynı sonunda bitiriş hareketini yaptı. Ellerini gökyüzüne doğru uzatarak kapadı ve dirseklerini kırarak göğsünde birleştirdi. Ardından dizlerinin üzerine çöküp başını dizlerine yasladı ve dansı bitti. Ama bu esnada soruyu sormayı da unutmamıştı.

“Bizi o alevlerime özenmiş gözlerinde ateşi taşıyan yolcuya tercih edecek misin? Peki ya tarlayı ona devredecek misin?”
“O nasıl söz hanımım! Sizleri nasıl onarla tercih ederim? Tarlayı da ona vermeyeceğim; çünkü onda benim isteyeceğim hiçbir şey yok.” Bu sözler üzerine sevinçten zıpladı Yazın Hanımı ve koşup çiftçiye sarılarak yüzüne yazın sıcağıyla ısınmış bir öpücük kondurarak gitti.

Çiftçi yeniden aldı tırmığını ve yazın eğlenerek kendini dağıtmış doğasını daha ciddi bir havaya soktu. Az sonra Sonbaharın Hanımı gelecekti. Onun için tarlayı hazır tutmalıydı. Böylece tırmığıyla neşenin son demlerini topladı ve sonbaharın hüznü için her şeyi hazır etti. Son olarak da kulübesinden kurumuş yaprak sarısında bir şal getirip tarlaya bıraktı. Sonbaharın Hanımı gelince mutlaka bu şalı arayacaktı.
Tam arkasına dönüp sandalyesine oturmak için kulübeye gidecekti ki arkasına dönmesiyle Sonbaharın Hanımıyla burun buruna gelmesi bir oldu.

“Hanımım! Ne çabuk geldiniz?”
“Eh, benim ne zaman geleceğim pek belli olmaz.” dedi üzgün bir sesle, biraz alınmış olarak Sonbaharın Hanımı.
“Buyurun, her şey hazır.”dedi çiftçi ve piposundan bir nefes daha çekerek sandalyesine oturdu.

Tarlanın merkezine gelince önce etrafa hüzünle baktı Sonbaharın Hanımı. Kızıl-kahve gözlerinde hüzün vardı. Kestane rengi saçlarının uçları ise hafif bir rüzgârla savruluyordu. Omuzları düşüktü, sanki kendine güveni henüz gelmemiş, ne yapacağını bilmiyor gibiydi. Elbisesi ise kahverengiydi. Kuru yaprakların uçları gibi dilim dilimdi elbisenin etekleri. Böylece başladı dansına başlayacaktı ki birden ilk hareketi yaparken durdu ve çiftçiye döndü.

“Duyduklarım doğru mu?”
“Ne duydunuz hanımım?”
“Şu gelen ateş gözlü yolcu ve tarlayı istemesi olayı canım, ne olacak.”sesinde bir sitem vardı.
“Ah, evet. O olay doğru hanımım.”
“Kararın nedir?”
“Burayı bırakmıyorum hanımım, yeter ki siz üzülmeyin.”dedi çiftçi ve saygıyla selamladı onu.
Hüzün ve değişimin etkilerini getirdi son hanım. O hüzünlü dansını yaptıkça yapraklar sarardı ve yer yer döküldü. Bitkiler boyunlarını büktü, insanların içine bir ağırlık çöktü. Yağmurlar yağdı yeryüzüne ve dört bir yana sonbahar geldi.
Kimi zaman güneş ışınlarını yeryüzüne getirdi ve havayı ısıttı. Ertesi gün bundan vazgeçip kara bulutları çağırdı ve soğuk bir hava estirdi dünyada. Dengesiz bir ruh hali vardı. Bir öyle bir böyle yapıyordu. Ancak aylar geçtikçe o da kendine olan özgüvenini kazandı ve giderek Kışın Hanımı’na benzemeye başladı. Yerdeki kuru yaprak sarısı şalı omuzlarına attığında artık soğuğun etkilerinin kesin olarak geleceği anlaşılırdı. Duruşu dikleşir ve kış gibi ciddiyete bürünürdü. İşte böylece onun hükümdarlığı da 3 ay sürdü. Biraz aceleci, zaman zaman dengesiz olmasına rağmen en sonunda özgüvenine kavuşup soğuğu kesin olarak getirse de, kızıl-kahve gözlerdeki hüzün orada hep kalırdı.
Ellerini ağıt yakıyormuşçasına ileri geri hareket ettirerek yaprakları sarı ve kahverengiye boyadı. Sonra, saçlarını savurup, boynu bükü bir biçimde tüm bedenini aşağıya eğerken taze çiçekler boyunlarını büktü. Hüzünlü bakışları bir an olsun değişmeden, kollarını iki yana ayırıp, başını da geriye atarak tek ayağı üzerinde ileriye doğru uzanırken kuru yapraklar dallarından düştü.
Sonbaharın Hanımı hüzünlü dansının son hareketini yaparken tekrar konuştu.
“Kararından dolayı sen takdir ederim.”dedi. Bu defa sesindeki hüzün saklıydı. Artık soğuk yerleşmişti ve o tıpkı Kışın Hanımı gibi ciddi bir tonda konuşmuştu.
“Teşekkürler hanımım.”dedi çiftçi ve ardından kadın şalına iyice sarının bir hareket yaptı elleriyle ve ardından bacaklarını bir balerin gibi tamamen ayırıp yere oturdu.

Sonbaharın Hanımı gider gitmez Tam önünde ateş gözlü yolcu belirdi çiftçinin.
“Bu ne acele beyim?”
“O Mızmız Hanım gitti mi?”dedi alayla.
“Kimmiş o Mızmız Hanım?”
“Kim olacak canım! Sonbaharın Hanımı elbette! Her daim ağlamaklı bakışlarıyla pek bir sulu göz yahu.”
“Onları eleştirmek bana düşmez ama.”
“Ah evet biliyorum biliyorum! Her neyse konuya dönelim.”
“Pek bir acelecisiniz bugün.”
“Tarlayı artık ebediyen almak için geldim.”
“Bunun imkânsız olduğunu söylemiştim size. Bunu size kanıtlama vakti sanırım. Gelin, tarlanın kenarına gelin.”
Böylece çiftçi ile alev gözlü yolcu tarlanın kenarından baktılar.
“Bakın burada yetişenler ne meyve ne de sebze.”
“Bu yüzden bu kadar cazipler ya!”dedi kendinden geçen yolcu.
“işte, bakın burası dünyanın ta kendisi. Ama onlar bile kendi içlerinde yaşadıkları bu tarlaya, yani dünyaya, hâkim olmak istiyorlar. Kendi türevlerine hükmederek en tepede bulunmak, bir nevi tarlanın sahibi ve hükümdarı olmak en büyük tutkularıdır.”
“Ya! Demek onlar bile bu amacı güdüyor, öyle mi?”
“Aynen öyle.”
“Hımm, bak çiftçi bana güzel bir fikir verdin yahu!” dedi ani bir neşeyle yolcu ve adamı kucakladı.
“Nedir o?”
“Eh, madem bunlar da aynı şeyi istiyor ben de onların arasına karışıp kendi hükümdarlıklarının hayaliyle onları kullanabilirim!”
“Bu sizin tercihiniz. O zaman yolunuz açık olsun. Tek tavsiyem şudur ki, bu tarla hiçbir ölümlüye kalmaz. Asla ebediyete kadar size hizmet edecek birini bulamazsınız.”
Yolcunun siniri bozulmuştu ancak yine de tarlaya daldı ve derinliklerine ilerleyerek gözden kayboldu.

Çiftçi arkasını döndüğünde Dört Mevsimin Hanımları’nı gördü arkasında.
“Bırakalım da istediğini yapsın. Bu dünya kime kalmış ki ona kalacak?” dediler hep bir ağızdan ve güldüler.

Çiftçi de güldü. Böylece mevsimler gelip geçmeye devam ettikçe insanlar da doğdu, büyüdü ve öldü.

22 Ağustos 2009

Sakat Rahibe // 5.Bölüm


Keraunzaalar’da işler çığırından çıkmıştı. Toplantıya giderken evin diğer üç kızından biri olan İralde, eve döndüğünde ise yeni matrondu. Annesini tam anlamıyla temizleyen drow kızının önünde artık tek engel iki kız kardeşiydi. Çok uzun zamandır onları ortadan kaldırmak ve özellikle Elinnya’nın ölümünü izlemek istiyorduysa da bunu yapmanın ne kadar büyük bir aptallık olduğunu fark etmişti. Evin matronu olarak o ikisini hemen oracıkta öldürebilirdi. Peki ya sonra? Evde ondan başka bir rahibe olmayacaktı. Henüz evlenmemiş ve ona destek olup ailesini ilerilere taşıyacak kızlarını doğurmamıştı. Bu durumları göz önüne aldığında, kendi hırsına yenik düşüp iki kız kardeşini öldürürse ne kadar büyük bir hata yapacağını anlamış oldu. İralde zeki bir rahibeydi. Ablasının aksine hatalarını gerçekleştirmeden önce fark eder ve buna göre hareket ederdi. Ailenin tek zeki dişisi olduğunu düşünmekle oldukça haklıydı. Ancak, sakat kardeşi Elinnya’nın birden nasıl olduğu anlaşılmaz bir biçimde ortaya çıkışı onu mahvetmişti. Bir bakıma, planlarında değişikliğe gitmesine neden olan olayda buydu. Valerrny belki çabuk sinirlenen bir aptal olabilirdi, ancak o sakat fahişenin neden yaşamasına izin verdiğini yaşayarak anlamıştı. Aynı zamanda Valerrny’nin planını da kavramıştı, bu onun için çocuk oyuncağıydı. Eğer bu kız böyle güçlere sahipse, onun güvenini kazanarak matronluğa ulaşmak en kolayı olurdu. “Hah!” dedi içinden, “ Aptal ablamdan da ancak bu kadar basit bir plan beklenirdi!”.

İralde yeni durumdan oldukça rahatsız ancak yapacak hiçbir şeyi yoktu. Artık Valerrny gibi İralde de Elinnya’nın gücüne muhtaçtı. Valerrny’nin sağladığı gibi onu kendi köpeği yapamazdı ancak onların güvencesini temin ederek uslu durmalarını sağlayabilirdi. Tabii bunların hepsi kendi kızları doğup, birer rahibe oluncaya kadardı. Sonra teyzelere elveda demek oldukça büyük bir zevk olacaktı.
İşte yolda giderken bunları kurdu kafasında ve artık bir matron olarak kendine bir eş bulması gerektiğini de kafasına not etti. Ayrıca, evleri uzun zamandır bir savaşçıdan yoksundu. Arnkra bir büyücüydü ve evde bulunması gereken savaşçı öleli çok olmuştu. İralde’nin babası olan savaşçı öldüğünden beri de yerine birini getirememişlerdi. Eh, o sıra Elinnya’nın doğumu gerçekleşmiş ve ev uzun süre karmaşada kalmıştı.
Eve vardığında hisleri onu uyardı, izleniyordu. Ancak kılını bile kıpırdatmadı. Onun için gelmediklerini biliyordu. Elinnya’yı izlemeye alacaklarını tahmin etmişti ve bu tahmininin gerçekleşmesine sevinmesi uzun sürmedi. Kıza ihtiyacı vardı artık. Yine de onu korumak için fazla bir şey yapmaya gerek yoktu. Nasıl olsa Valerrny kendini öne atardı.

Eve girdiğinde haber çoktan duyulmuştu. Annesini cesedini oradan alması için birkaç hizmetçi yolladı ve artık ona ait olan matron tahtına doğru yol aldı. O, kasıla kasıla yürürken Valerrny sinir krizleri geçiriyordu. Ancak Elinnya akıllılık edip onu ayakaltından çıkarmıştı. Haberin eve ulaşması oldukça kolay olmuştu. Evden bir kişi bile buna şaşırmamış, aksine sevinmişlerdi. Ev halkının İralde’ye inancı tamdı. Artık yükselmek için doğru an gelmişti. Valerrny bile kız kardeşini başarılı olacağından adı gibi emindi. Onun çekemediği ise o tahta oturan kişi olamamasıydı. Elinnya onu odasına götürmüşken sakat kız kardeşini azarlayarak odadan kovdu. Eğer bu kız onu en tepeye çıkaramadıysa ne işe yaracaktı ki? İralde güçlenmeden onu alaşağı etme vakti beklediğinden erken gelmişti. Ama bunu bir önemi yoktu, madem o matron olmuştu, o ünvanı elinden almak yerine ayaklarının altından çekecekti. Bunları kafasında kurarken hizmetkârlardan biri odaya girdi.

“Ne var! Rahatsız edilmek istemediğimi söylemiştim hepinize! Defol!”
“Efendim, Matron İralde sizi çağırıyor.”

İralde’ye matron diye hitap edilmesiyle kan beynine sıçrayan Valerrny yine de kendini tuttu. Yüce Anne’ye bağlılık yemini etme vakti gelmişti ve o bunu yapmalıydı. Yoksa her şeyini kaybedecekti.
Aşağıya inerken Elinnya yanına geldi. Doğuştan içer dönük ayağıyla Valerrny’e yetişmekte çok zorlansa da acınacak bir çabası vardı. Ablası ona tiksinerek baktı fakat kız bunu umursamadı. Nasıl ki İralde o toplantıdan sonra hayatından yeni bir başlangıç yaptıysa aynı şey Elinnya’ya da olmuştu. Kendine bir özgüven gelmiş, attığı her zoraki adımda sarsılmaz gibi duruyordu. Valerrny duruma lanet etti. Bu işten herkes karlı çıkmıştı, o hariç. Elinnya’nın şu an onu satacağını düşünüyordu ve kız kardeşinin o sıradaki konuşmalarına en ufak bir cevap vermiyordu.
Duruma daha fazla dayanamayan Elinnya Valerrny’i kolundan yakaladı ve sıktı.

“Eğer artık matron oysa her şeyi kazanmak daha kolay!”
“Ne saçmalıyorsun!”
“Ne anlatıyorsun demeliydin!” Elinnya’nın ona ilk bağırışı o an gerçekleşmişti.
Valerrny ksıa süreli bir şok yaşadı. Bu kıza neler olmuştu böyle? İpleri elinden düşürme korkusu sardı içini. Stratejik davranmalıydı.
“Ne anlatıyorsun o zaman?”
“İralde ikimizin baş düşmanı olabilir ancak bize ihtiyacı var!”
“Ona bağlılık yemini ettikten sonra ikimizi uykumuza öldürtecek salak!”
“Diyelim ki bunu yaptı, o zaman evi tek rahibe olarak mı yönetecek? Bu biçimde nasıl yükselecek?”
Valerrny bunu bir an düşündü. Kardeşi haklıydı. Evin artık 3 dişisi kalmıştı ve ikisi giderse…geriye kalırdı 1. Tek başına hiçbir şey yapamazdı. En azından kendi ailesini kurana kadar onlara ve tecrübelerine muhtaçtı. Ancak birden bir gerçekle yüz yüze geldi.

“Bu o kadar da basit değil! Sen henüz bir rahibe bile değilsin!”
Bu soru üzerine Elinnya afallamalıydı ama bunu yerine en ufak bir duygu kırıntısı bile oluşmadı yüzünde.
“Evet.”kısa ve dümdüz bir evetti bu.
“O zaman onun ihtiyacı olan tek şey benim, sen değil. İralde’nin de beni ne kadar sevdiğini herkes bilir.” Dedi çarpık bir gülümsemeyle. “Eee, bu durumu nasıl açıklayacaksın?”
“Eminim ki kardeşimiz bunu da göz önünde bulundurmuştur. Sana yardım eden yaratığa neden hiç güvenmiyorsun?”

Kısa bir sessizlik ve ardından Elinnya’nın tereddütsüz bir biçimde odaya girişi… Valerrny afallamıştı. Sakat kızın bunu nereden bildiğini bilmiyordu ancak soracak zamanı da yoktu. Aceleyle salona girdi. Tabii kafası karma karışık bir biçimde.

Büyük salonun, loş ışıkları altında gölgeler birer canavar gibiydi. Belli ki, az da olsa odayı aydınlatan ışık, odadaki drowların gerçeklerini yansıtıyordu. Işık sayesinde uzayan gölgeler duvarlara boylu boyunca uzanıyor, parmaklar ve kollar uzamış şekilleriyle duvarda korkunç görüntüler oluşturuyordu. Tıpkı avına uzanan eller ve pençeler gibi. Zaten birazdan İralde de ilk avlarını onlara açıklayacaktı.

Odaya son giren Valerrny olmuştu ve buna kimse şaşırmamıştı.
“Geç kaldın.” Dedi yeni matron hesap soran bir biçimde. Valerrny sadece sustu.
Salona ilk giren ve tahtın hemen altında bekleyen ilk kişi Arnkra olmuştu. Evin yeni düzeninden oldukça memnun bir biçimde kız kardeşlerini bekliyordu. Artık başsız bir koyun gibi oradan oraya savrulmak yerine gücü tadacaklarına inancı tamdı.
Ardından odaya sakat ayağını sürüye sürüye, ancak her nasıl olduysa kendinden emin adımlarla Elinnya girmişti. Ve en son da Valerrny.

“Artık herkes buradaysa yemin töreni başlasın.” Dedi Yüce Anne İralde.
Herkesi şaşırtan bir biçimde Elinnya öne çıktı. Boyunun 3 katı yukarısında bulunan tahta baktı. İralde sanki tanrılaşmıştı. Hiçbir duygu taşımadan kız kardeşinin önünde eğildi ve onun emri altında bulunacağına yemin ederek, bir yemin sembolü yaptı parmaklarıyla. Bu anın provasını yapmış gibiydi ama İralde sadece iki saatliğine yanlarında değilken nasıl bu kadar değişmiş ve güvenle hareket eder olmuştu?
Ardından Valerrny geldi. Ona kalsa Arnkra’yı tekmeleyerek öne atar, sırasını savardı ancak kural kuraldı. Aynı Elinnya’nın yaptığı hareketleri yaparak eğildi ve sözleri söyledi.
“Varlığım ve Lloth’un adıyla, evimiz ve ailemiz için senin emrin altında bulunacağıma yemin ederim… Yü…yüce… An-ne!” Son sözler boğazına takılmış ve boğulur gibi zorla ve boğuk bir şekilde çıkmıştı.
Valerrny’in her kelimesinden oldukça memnun olan ve yüzünde giderek yayılan hoşnut bir gülümsemeyle onu izledi İralde. Oturduğu yerde bacak bacak üstüne atmıştı ve yaşadığı andan oldukça büyük bir zevk alıyordu.
Son olarak, evin tek erkeği Arnkra yeminin etti ve böylece ev halkı tarafından yeni matron kabullenilmiş oldu, en azından bir süreliğine. İralde arkasından dönecek dolapların çok iyi farkındaydı ama yine de Elinnya’nın öne çıkıp ilk olarak yemin etmesi de onu oldukça mutlu etmişti. Yeni hâkimiyet alanından ve emellerine ulaşmaktan duyduğu hazzı, yeni zaferiyle süslemek istiyordu ve bu konuya ailesine de açtı.

“Artık her şey hallolduğuna göre, evimizin mutlak yükselişi için zaman harcamamalıyız. “
Bu kadar yeniyken her şey, bir anda böyle bir planla karşılarına çıkması onları şaşırttıysa da kimse hiçbir şey demedi. Sonra Valerrny işini ciddiye alan bir edayla kurbanlarını sordu.

“Peki kime saldıracağız?”
“Cevap sizi oldukça şaşırtacak ama” bu sözleri söylerken Elinnya ve Valerrny’e iğneleyen bir bakış atmıştı, “Benim aklımdaki ev Harrdelinler!” dedi zaferle.

“Harrdelinler mi! Bizi şikâyet eden hainler mi Yüce Anne!” Elinnya şaşırmış bir biçimde matrona baktı. Bu sırada “yüce anne” demeye ne de çabuk alıştığını düşünerek, Valerrny hain ilan ettiği kardeşini kısılmış gözlerle süzdü.

“Evet, o hainler! Evimizin adını iki paralık ettiler! Ancak, onarla direk saldırmayacağız. İlk saldırımızın onlara olması bütün şüpheleri üstümüze çeker. Bu da başımızı daha çok belaya sokar. Onlar bizim ana hedefimiz ancak, öncelikle 18.evi yıkmalıyız. Böylece başarımız takdir toplarken Harrdelinleri yıkıp intikamımızı almamız o kadar da göze batmayacaktır.”

Aslında Elinnya bir nebze olsun şaşırmamıştı. İralde’den bu planı bekliyordu. Onların güvenini kazanmak ve kendi zaferini yaymak için hızlı davranacağından adı gibi emindi. Ne de olsa bilgi sağlam yerden gelmişti, yine de kimseye bir şey belli etmeyerek rolünü güzel oynamıştı.

Kendisinden beklenmeyecek kadar sakin ve mantıklı bir biçimde lafa Valerrny girdi bu arada.
“Peki neden onlar? Bizi daha birkaç saat önce o aileyle iş birliği yapıp yüzüstü bırakan bir matron neden onları seçer ki?”. Bu sorunun ondan geleceğini beklemeyen İralde yüzünü ekşitti. Görünüşe göre ablasını fazla hafife almıştı. Oysa o, bu haberle bütün evin coşkuyla plana uyup ona güvenmesini beklemişti. Demek ki hızlı davranmıştı. Bir şeyler söyleyemedi bir an ve dudağını ısırdı. Sonra aklına gelen fikirlerle durumu toplardı.

“Artık evin Yüce Annesi ve matronu olarak bazı şeyleri kenara bırakıp, evin salt başarısı için birlikte çalışmalıyız. Doğru, eğer annemiz burada olsaydı Harrdelinler’e dokunmayı önermezdim bile ancak işler değişti. Biz bir aileyiz ve bu ailenin kızları olarak evimizin geleceği bizlere bağlı.”

Valerrny cevap olarak hiçbir şey söylemedi. Belki de onun cevap vermemesi şu an İralde’yi bu kadar rahatsız ediyordu. Ablası sadece anlaşılmaz gözlerle ona bir süre baktı, o kadar.

“Planım için başka fikirleriniz var mı evin rahibeleri?”
“Hangi rahibeler? Elinnya henüz Lloth tarafından kabul görmedi, göremeyecekte.” Valerrny bunu tükürürcesine söylemişti ancak yine şüpheli bir biçimde sinirlerine hâkim oluyordu.
“Doğru, ama ayağını bu biçimde gizlediğine göre onu bizimle paylabileceği bir sırrı vardır belki.” Dedi bakışlarını tatlı tatlı Elinnya’ya çevirerek. Ama Elinnya sade sustu.

“Tamam öyleyse, ısrarcı olmak benim huyum değildir.” Dedi omuz silkerek. Bu lafıyla bile Valerrny’e laf sokuyordu. “Ben onun gücüne inanıyorum.”
“Bu yaptığımızın sonucu olarak Lloth bizi cezalandırabilir.”
“Bu kızın yaşamasına izin vermemizle bile cezalandırabilirdi ama imkânsızlar yaşayan bir aileyiz biz.”
“Lloth beni kabul edecektir, en azından bir süreliğine.” Konuşan Elinnya olmuştu. Bu sözler üzerine salonda bulunan iç kişi de bakışlarını kuşkucu bir biçimde ona çevirdi.
“Bu nasıl olabilir?” dedi Arnkra. Onun bu sorusunu sıkı bir azarla susturabilirlerdi ancak kimse itiraz etmedi.
“Benim yüzümden evimizin erkekleri öldü. Bu artık önemli değil, bu eksikler kapanacak ve başka erkek feda edilmeyecek. Lloth böyle dedi.”
Şok üstüne şok yaşayan Keraunzaalar ağızları bir karış açık sakat kıza baktılar.
“Bundan nasıl olabiliyorsun!” İralde’nin bağırışı duvarları titretti. Tanrıçasına bir hakaret olarak kabul ettiği sözler karşısında kız kardeşini cezalandırmamak için çok az bir zaman vardı.
“Bu kadar sinirlenme Yüce Anne İralde. Lloth’un seni sevdiğini bugün gördük. Senin tarafında yer aldı değil mi? O zaman senin yükselişine de izin verecektir, ben sonumu biliyorum.” dedi itaatkâr bir biçimde başını eğerek. İralde buna tam olarak inanmasa da bir inandırıcılık payı bulduğunu inkar edemiyordu. Valerrny ve Arnkra onu kuşkuyla süzemeye devam ettiyse de sessiz kaldılar.

“Eksiklerimizi en kısa zamanda kapatıp saldırıya konsantre olmanızı istiyorum sizlerden. Artık ailemizin adını daha yukarılara çıkarma vakti bizim için geldi!” Bu sözleri duymak hepsini mutlu etmişti. Yüzlerde hoşnut gülümsemeler oluştu. Ve salondan ayrıldılar…

“Arnkra, sen kal.” dedi yüce anne.
Herkes gittikten sonra Arnkra konuştu, “Ne istemiştin Yüce Anne?”
“Biliyorsun ki evimizin bir savaşçısı yok. Elinnya yüzünden bütün erkeklerimizi kurban ettik. Senden, ailemize iyi bir savaşçı ve bana iyi bir eş olabilecek güçlü bir erkek bulmanı istiyorum.”
Arnkra bu emre memnuniyetle uydu. Yüzünde giderek yayınlan bir sırıtmayla,” Bu emri yerine getirmekten büyük mutluluk duyacağım.” dedi.

***

Bu sırada, koridorda:

“Elinnya! Sen nasıl olup da bu kadar şey biliyorsun!”
“Abla, artık gerçeği kabul etmeliyiz. O iblis bana da geldi ve her şeyi anlattı. Seni ne kadar sevdiğimi biliyorsun. Bugün o ettiğim yeminin hiçbir önemi yok! Benim sadakatim tamamen sana. Ama şu da bir gerçek ki, Lloth İralde’den şu anlık çok memnun. Yaşamama izin verecek ve İralde bir gün kendi kızlarını doğurduğunda işimi bitirecek… Ama o zamana kadar sen matron olamazsan tabii. Böyle bir şey asla olmayacak. Çünkü sen, benim yardımımla en tepeye çıkacaksın!”
Valerrny değişmiş kız kardeşini baştan aşağıya süzdü. Bu gün bütün gün bunu yapmıştı zaten.
“Sana güvenmiyorum Elinnya. Sen de değişik bir şeyler var. Örümcek Kraliçe’nin hiç merhameti yoktur, gözdeleri için bile. Bu söylediklerin akla yatkın değil.
“O zaman izle ve güvenine yeniden layık olayım abla. Eğer Örümcek Kraliçe beni yok edecekse, en azından senin güvenliğini sağlayabilirim.” İşte bu sözlere inandı Valerrny, Yine de Lloth’un Elinnya’ya zarar vermeyeceğine hiç inanmıyordu.

Ondan izin isteyip ayrılan Elinnya’yı izledi bakışlarıyla. Koridorda, önünde yürüyen drow dişisi kesinlikle bir Lloth rahibesi değildi. Valerrny bilmiyordu ama kardeşi o an çoktan bir Eilistraee rahibesi olmuştu.

İralde’nin evi gelişi sırasında geçen o iki saatte, Elinnya tam 1 hafta geçirmişti.

İralde eve gelirken ve Valerrny Elinnya tarafından bin bir türlü dil dökülerek odasına götürülmüşken:

“Elinnya! Bana gel!”
Yatağında uzanmış ve uykuya dalmış Elinnya, karşısında gördüğü kadınla şoka uğramış ve ne yağacağını bilemenden olduğu yerde kalmıştı. Karşısında duran, tıpkı kendisi gibi bir drow dişisi olan kadının üzerine hiçbir şey yoktu. Bileklerine kadar uzun, beyaz saçları savrularak mahrem yerlerini örtüyordu. Saçları durmadan dans ediyor, kadının elinde bulunan tek silah olan, uzun kılıçta bu dansa eşlik ediyordu.
Elinnya’nın içinde büyüyen korku aynı zamanda dayanılmaz bir tapınma gücüyle çakışıyordu. En sonunda buna karşı duramayıp kendini dizlerinin üstünde buldu. “Tanrıçam!”
Neden böyle demişti?
Bu tanrısal varlık nasıl olup da onun tanrıçası oluyordu?
“Bir tanem, beni unutmamışsın demek”. Kadının yüzünden tatlı bir gülümseme oluştu.
“Seni en son daha yeni doğmuş bir bebekken ziyaret etmiştim. Ama hiç şüphen olmasın, seni her zaman uzaktan gözledim ve korudum. Hatta bu koruyuculuğu ablan Valerrny’e verdim, o bunu bilmese de.” Dedi gözlerini devirerek.
“Tabii o seni kendi çıkarları için kullanmak istiyor ama artık gerçeklerle yüzleşmelisin.”
Bu sözlerle kafası zaten karışmış olan Elinnya’nın kalbine iğneler battı. Ablası onu hiç sevmemiş, sadece kendi amaçları için kullanmak istemişti. Ağladı, hıçkıra hıçkıra ağladı. Kendini o an ne kadar güvende ve rahat hissetse de kırılan duygularına hakim olamıyordu.
“Ağlama drow kızı.” dedi derinlerden bir erkeğin sesini andıran başka bir ses.
Kız kafasını kaldırdığında, görüntüsü oldukça korkunç ve karanlıkta alev alev yanan kırmızı gözleriyle bir iblis buldu karşısında. Kısa bir çığlık attı ancak hiçbir şey olmadı. İblis, Tanrıça’nın ayakları dibinde durmaya devam etti.
“Korkma Elinnya, o senin gerçek koruyucun. Ablasını bunu yapmaya ikna eden kişi. Görünüşünün altında gerçekten iyi bir kalbi vardı. Sadece drowlarla biraz problemleri var.”dedi aynı tatlı kıkırdamayla.

“Tanrıçam! Beni yaratan güç sizsiniz! Nasıl bilmiyorum ama bu gerçeği şu an varlığımın her damlasında hissediyorum. Benden ne istiyorsunuz! Neden benim gibi bir sakatı seçtiniz!”dedi hıçkırıkları boğazından düğümlenerek.

“Evet, seni ben yarattım! Ama güçlü, başın dik dursun diye! Sen sakat bir drow kızı olabilirsin Elinnya Keraunzaa, ama şunu da bil ki o evin matronluğu senin kaderinde var. Bırak kardeşlerin seni kullanmaya çalışsın.”dedi ve İralde’nin geri döndüğünde evin matronu olacağını ve aklında planların hepsini anlattı.
“Sakatsın, çünkü o sol ayağın sana bir hatırlatma. İçindeki kötülüğü yen ve benim rahibem, aynı zamanda seçilmişim olarak yüksel! Annem Lloth’ karşı olan savaşımda yanımda yer al bir tanem!”
“Ama nasıl?”
“Seni böylece onların önüne atacak değilim. Şimdi gel. Eğitimin başlıyor. Çok acılar ve zorluklar çekeceksin. Ama her şey bittiğinde Eilistraee rahibesi olarak yerini alacak ve gücünle evini yukarılara taşıyacaksın.

İşte bu sözlerle başka bir boyutta bir hafta geçirdi Elinnya ve geri geldiğinde sadece iki saat geçmişti. Ablalarının her şeylerine hazırdı ve yüreğine batan iğneleri de bu bir hafta içinde sindirmişti. Güçlüydü, belki sakattı ama yine de seçilen o olmuştu. Saklayamadığı bir gururu vardı içinde. İşte bu şekilde ailenin en tepesindeki yerini almak için hazırlanmıştı. Ve sırası gelince Lloth’a karşı duracaktı.

Bugün söylediği çoğu şey yalandı. Çok güzel planlar yamıştı. Valerrny bu gün bütün aileyi şaşırtan kişi olsa da onun da güvenini kazanacağını biliyordu. Ne de olsa o sadakatiyla aciz, sakatlığıyla bir pislikti. Kendi kendine güldü ve odasına girdi.

***

“Keraunzaalar’ın yeni matronu bir eş arıyormuş.” Dedi evi gözetlemekle görevli olan drow dişisi savaşçılarının lideri. Şimdi raporlarını iletiyordu.
“Hımm bu oldukça ilgi çekici. Onları dışarıdan izleyerek elde edeceğimiz bilgiyi, evin içine bir casus yollayarak daha rahat elde edebiliriz.”dedi biri.
“O zaman, yeni matrone eşi biz bulalım.”dedi öteki.
“İçeriden bir casus, kesinlikle en mantıklı olanı.” dedi bir başkası.