Öyle bir şey yap ki bizim için;ölümün korkunç yüzünü söküp atmış ol ellerinle.Seninkinin adı "sonsuzluğa ulaşmak" olsun...Bize de ardından "kahraman" demek kalsın!

12 Temmuz 2009 Pazar

Kayıp Yüz

Temmuz ayı, Kayıprıhtım Aylık Öykü Seçkisi için yazdığım hikayemdir.
Temmuz ayı temamız "korsan"dı ve birazdan okuyacağınız bu hikaye de "korsan" teması üzerinedir. Hikayeme gelen yorumları görmek için buyrun.(Ağustos ayı temamız "kule" üzerine olacaktır.)
Şimdi buyrun okumaya :).


Yapboz parçaları, günlerdir dağınık olduğu kutudan bir bir alınıp bütünleştirilmişti. Şimdi ise, son üç parça kalmışken, sahibinin heyecanı gözlerinden okunuyordu. Akşamüzeri, batmakta olan güneşin turuncu gökyüzüyle kucaklaştığı bir esnada, siyahlaşan deniz dalgalarıyla yüzen bir gemide, geminin burun kısmında ayakta durmuş bir delikanlı vardı. Yapboz sahibi de, bu 2000 parçalık yapbozu bitirerek denizlerin hırçın delikanlısının yüzünü görecekti.

“Oğlum saat kaç oldu, yat artık! Bir şeyi 3 kere tekrarlatma bana!”

Çocuk sinirle kafasını geriye çevirdi ve bağırdı:

“Bitiyor dedim ya anne! Tamam, yatıyorum işte!”

“Son 1 saattir yatıyorsun zaten! Yatağa, hadi!”

Çocuğun asık suratı, yapboza çevirmesiyle düzeldi. Son üç parçayı da özenle yerine koydu ve tam geriye çekilip eserine gururla baktığında yüzü asıldı. Sevgili korsanının, o gemi burnunda deli cesaretiyle ayakta duran, dalgalara meydan okuyan delikanlının yüzünü oluşturan parça yoktu. Kutuyu evirdi çevirdi, sonra yatağının altına ve odanın her bir noktasını aradı. Parça hiçbir yerde değildi. Yapboz kutusunun kapağına baktı yeniden. Orda korsanın yüzü tam seçilemiyordu, işte o da bu yüzden bitirmek için bu kadar hevesliydi. Sadece rüzgârla uçuşan sarı saçlar görüyordu yap-bozda, ama bir yüzü yoktu.
Yeniden yüzü asılmıştı. Ellerini sinirle saçlarını arasında gezdirdi yatağa yatarken. Sinirinden gözleri dolu dolu olmuş, kayıp parçaya lanet etmişti. O uykuya daldığında, odanın karanlığında bir kıpırtı oldu ve çapkın bir delikanlının hikâyesini anlattı dalgalar…
Resimdeki siyaha dönük dalgalar hareketlendi, gökyüzünün turunculuğu daha bir gerçekçi oldu aniden. Herkes susmuşken, parçaların sahibi uykuya dalmışken, yapboz parçaları bir zamanlar var olanı ve kayıp parçayı anlattı uykudaki herkese.
Aslen bir Viking olan “Sarı Bela” lakaplı Odin, kuzey kıyılarından aşağılara inip de adını ve yaşamını burada sürdürmeye karar verdiğinde herkes onu saygıyla selamladı. Aslına bakarsanız, bunu sadece korsanlar yapmıştı. Boyu 2 metre, kollarındaki kasları kaplan başı kadar, göğüs kasları kendinden önce köşeyi döner vaziyette olan bu İskandinav, dağınık filoları toplayarak kendi ordusunu kurdu ve civar kıyılardaki sakinlerin “belası” oldu. Ayrıca, her bir korsanın sararmış dişleri, denizlerde gezmekten esmerleşmiş tenleri olmasından ötürü; onun düz, rüzgârda haşince ve tıpkı bir pelerin gibi dalgalanan sarı saçları ve güneş altında yandığında esmerleşmek yerine kızaran teni sayesinde “Sarı Bela” denmesi uygun görülmüştü. Ah tabii, başka isimleri de vardı. Acımasızlığından dolayı “Kan Tükürten”, iyi balta savurmasından dolayı “İnsan Biçen” ve çok çok az kişi tarafından bilinen iyi dans edişi yüzünden de “Kıvrak Kalça” gibi. Eh, Kıvrak Kalça lakabını bu kadar az kişi bilmesinin nedeni, hiç şüphesiz öğrenenlerin şimdi okyanusların derinliklerinde balıklarla iskambil oynamasındandır.
Sarı Bela Odin’in adı, o doğduğunda büyük umutlarla konulmuştu. Babası aynı zamanda kabilenin de şefiydi ve ona, dünya üzerindeki her su birikintisinde hâkimiyet kurabilmesi için bu adı vermişti. İsim ona verilip, herkes büyük coşkuyla biraları yuvarlarken, kamburu çıkmış bir cadı kadın oraya varmıştı.

“Seni gidi kendini bilmez hergele! Oğluna bir tanrı ismi vererek tüm kabileyi nasıl tehlikeye atarsın!”

“Defol git buradan yaşlı bunak! Sen benim oğlum ve geleceğine nasıl bir hakarette bulunursun!”

Konuşma küfürlerle sürüp gitmiş ve en sonunda kabile yaşlı cadıyı haklı bulmuştu.
“Eğer bu laneti sırtlanmaya hazırsan, sen veya bu tanrı isimli velet olmasa da, torunun ya da onların torunları bu bedeli elbet ödeyecek!”deyip çekip giden cadının arkasından olaylar patlak vermişti. Ne yaptılarsa kabile şefi inadından vazgeçmeyince, birkaç kanlı kavga ve ardından yuvarlanan biralarla yeniden huzur sağlanmıştı. Saldırılan kabile şefi olunca, onu ve adamlarını yere yıkmak imkansız hale gelmişti elbette. Ancak, Odin babasının ona verdiği görevle birlikte kuzeyden ayrılınca lanette onları terk etmişti.
Odin, sıcak sulara indiğinde, gönlünü birçok kadın çaldı. Bunlardan hiçbiriyle uzun bir ilişkisi olmadı. Tıpkı adını aldığı tanrısı gibi, çok eşlilik işine geliyordu. Giderek artan saygı ve her geçen gün ekibine katılan korsanları sayesinde babasının umutlarını boşa çıkarmamıştı. Artık suya bakan herkes, acaba buradan bir yerden çıkar mı diye onu düşünür olmuştu.Gel gelelim, günlerden bir gün, Notre Dame’da esmer bir çingene Odin’in kalbini çaldı. Esmer teni, kırmızı, dolgun dudakları ve her daim estetik bir hareketle adamı sarmaya hazır kolları sayesinde sarışın korsanın kalbinde taht kurmuştu. O sıralar, Notre Dame Katedrali’nde bir kamburun çanlara asılarak çaldığını anlatan hikâyeler gezmekteydi. Bu hikâye giderek yayıldı ve ağızdan ağza geçerken genişledi. Sonraları bu olay, çanları çalan kamburun, Odin’in kalbini çalan çingeneye aşık olduğu yönünde başlayacak ve aynı çingenenin de şehirde görevli sarışın bir delikanlıya aşık olmasıyla devam edecekti. Hâlbuki bu kadın, ne bir kambur tarafından görülmüş ne de kalbini masum bir aşka bırakmıştı.
Günler ve geceler boyunca Odin, tef çalan diğer Çingenelerle dans etmiş ve kadınla yatağını paylaşmıştı. Gün gelip yeniden denizlere açıldıklarında, kıyılardaki hiçbir kadının bu kadar baştan çıkarıcı olmadığını fark edince, 6 ay sonra Notre Dame’a geri dönüp kadını karısı ilan etmişti.
İşte, yapbozdaki çapkın delikanlı bu ikilinin meyvesiydi. Sarı Bela ve herkesin yüreğini hoplatan esmer dilberin meyvesi, önceleri fazla cılız olduğu için babası tarafından reddedildi. Ayrıca, bir kadın ve bebeğini beraberinde denizlere götürmek büyük uğursuzluktu. Bunun lafını gemide ettiğinde adamları ayaklarına kapanmış, bırakın bir kadının gemiye uğursuzluk getirmesini hele hele o büyücü çingenenin gemi değil, iskeleye ayak basmasının bile hepsini ölüme göndermekten beter olduğunu anlattılar. Odin o gün ilk defa kadının bir cadı olduğunu öğrendi. Babasının umursamadığı, ama onun aklını hep kurcalayan lanet için karısından yardım istedi. Çingene kadın, narin parmaklarıyla ona büyülerini yaptı ve boynuna bir muska takarak bunu asla çıkarmaması gerektiğini tembihledi. Odin öldüğünde, hiçbir lanet ona işlememişti.
Karısı ve cılız oğlunu karada bırakan Odin, hazine, şan ve şöhret avına devam etti. Bu sırada, annesinin tatlı kollarında, dans, şarkılar ve kurnazlıkla büyüdü çocuk. Babası yıllar sonra döndüğünde karşısında annesinin beyaz tenli ve sarı saçlı bir kopyasını buldu. Ona o kadar benziyordu ki, Odin’in deyimiyle kız gibi bir yüzü vardı. Sonraları “Bebek yüzlü Thomas” olarak bilinecek ve babasını gittiği yolda, yani kadınların kalbini çalan yolda, emin adımlarla yürümesine olanak verecekti bu.
Çocuk 16 yaşına geldiğinde, Odin oğlunu yanında denizlere götürdü. Yıllarca süren yolculukları ve soygunları sayesinde oğlu gerçek bir erkek olmuştu. Artık Odin’in içi rahattı. Ölürken içinde oğluna karşı hiçbir şüphe yoktu. Vasiyeti ise bir gün kuzeye, kendi vatanına gidip kabilesini görmesi olmuştu. Tabii ki, cesedinin denizlere atılması ve karısı olacak cadının hiçbir erkeğe bakmaması için annesini gözünün önünde tutması gerektiğini sıkıca tembihledikten sonra.
Bebek yüzlü, annesinin ve her ne kadar babası inkar etse de babasından da biraz aldığı kıvraklığı sayesinde her savaşta düşmanını çıldırtır olmuştu. Başta tayfası ve korsan filosu tarafından sünepe bir çocuk olarak görülse de, yetenekleri sayesinden tayfanın gözünde yükselmişti. Her daim yüzünde duran gülümsemesi ve kimsenin karşı koyamadığı masum yüzü sağolsun, adamları da ona güvendi.
Saldırdıkları gemilere halatlarla altlarkenki esnekliği, ona savrulan kılıçlardan bir iki bel kıvırmasıyla kurtuluşu ve düşman gemilerdeki yolcu kadınların onu görünce bir “ah!” çekmeleri sayesinde işi zor olmuyordu. Servetleri giderek artarken o, kıyılarda onu görünce çıldıran kızlarla gününü gün etmeye devam etti. Büyük şehirlerin soylu hanımefendileri bile, yanlarından bu genç adam geçerken mendillerini yere atıp, almak için yere eğildiklerinde kaza süsü vererek omuz askılarını düşürürlerdi. Asil babalarının arabalarında yoldan geçen genç hanımlar ise, geceleri kaçıp onunla olurlardı.
Hayatına giren kadınlardan birinin, karadul Kanlı Mary olduğu bile söylentiler arasındaydı. Genç ve güzel kalmak için, genç bakire kızların kanıyla yıkanan bu dehşet verici dişi canlının bir süre sevgilisi olarak kaldığı ve kadınla hala temasları olduğu da söylentiler arasındadır.
İstediği her şeyi ama her şeyi vardı. Hayatının en büyük aşkı ise her korsan gibi denizlerdi. Savaş, masum yüzünde bir iz bulmasa da hayatının anlamıydı. Yağmalanacak bir gemi gördüğünde, derinlerde annesinin sinsiliği parlar ve avını kıstıran bir kaplan gibi üzerine atlardı. Bu gence çok lanet edilmişti. Yağmalanan gemilerin ahalisi, evlenme vaadiyle kandırdığı genç kızlar ve borcunu ödemek yerine camdan sıvıştığı barmenler…
Ama hiçbiri bir işe yaramamıştı. Rakip korsan gemileri, sırf kazançları düşsün ve hatta bu bebek yüzlü zibidi geberip gitsin diye ona büyüler yaptırdıysa da sonuç bir hiçti. Çünkü annesi, oğlunu korumak için onu doğduğu günden beri Çingene büyüleriyle koruyordu.
Bir akşamüstü, batmakta olan güneşin ışınları havayı turuncuya boyamışken, giderek kararan gökyüzünün altında dalgaları siyaha dönük bir renkte dalgalanırken yeni bir av gördüler. İyice görebilmek için geminin burnuna koştu ve atletik bir hareketle, tek sıçrayışta kenarda durdu. Şimdi, elini mavi ve buzlu gözlerine siper etmişken, akşam rüzgârı, dağınık sarı saçlarını savuruyor ve bir yandan da gömleğini şişiriyordu. Deli cesareti bu olsa gerek, zira kendisi o anda tam uçta, denizle arasındaki mesafe bir hiç olacak şekilde duruyordu. Ayağı bir kaysa, serin sularda köpekbalıklarına güzel yüzlü bir yemek olacaktı. İşte bu tablo, tamda küçük bir çocuğun yapbozundaki resimdi. Ama o, şu an sadece avını düşlemekteydi. Giderek yaklaşan İngiliz bayraklı gemiye hasretle ve elleri seğiren bir deli gibi baktı uzun bir süre.

“Beyler! Hedef saat 6 yönünde!”

Emri alan korsanlar bağırışlar ve denizci jargonu dolu bir yığın talimatlarla gemiyi savaşa hazırladı. İngiliz gemisi hazırlıksız yakalandı. Bir anda gemilerinden delik açan bir topla sarsıldılar. Bir adam güvertedeki direkten aşağı bağırdı:

“Korsanlaaaaaaaaar!”

Çatışma kısa sürmüştü. İngiliz gemisi basit bir tüccar gemisinden fazlası değildi ne de olsa. Karşıdaki gemiye atılan halatlar ve kıvrık kılıçlarını ağzına alarak, iplerden vahşice atlayan korsanlara teslim olmamak için ne gibi bir nedenleri olabilirdi?
O gün çok ilginç bir şey oldu, gemi direğine bağladıkları tüccar ve gemideki kızı, köpekbalıklarına yürütülmeden önce son kez gemide yağmalamadıkları bir şeyler var mı diye öğrenilmeye çalışılırken, Bebek yüzlü Thomas, kızın yanına gidip ona tatlı sözler söyledi ve isterse onunla kalp ölümden kurtulabileceğini ima etti. Pek çokları kendini onun kollarına bırakmıştı. Çingene annesinin, cazibe tohumlarını oğluna devrettiği bir gerçekti ama bazen insanlar büyü gücünü de verdiğinden şüphelenirdi. İrade kırmakta üstüne yoktu.
Bu gün diğerlerinden farklıydı ya, kız genç adamın suratına okkalı bir biçimde tükürdü. Tüm tayfa ve kendisi şoka uğramıştı. Kızın iplerini kılıcıyla tek vuruşta kesti ve saçların tuttuğu gibi sürükleyerek denizin dibine fırlattı. Kızı yerde sürüklerken aklında hiçbir şey yoktu. Gözleri deliye dönmüş bir biçimde ilk defa tattığı yenilginin acısını taşıyordu sadece.
Gemilerine döndüklerinde kaptanları kamarasına kapandı. Odasında yere göğü yıktığı duyulmayacak gibi değildi hani, ama yanına yaklaşan olmadı. Bir iki kere, kızı denize atarak nasıl harcadığından hayıflansalar da, masum yüzlü kaptanlarının çileden çıkmış haliyle ne kadar da Sarı Bela Odin’e benzediğini fark ettikleri an sustular. O gün bir milat oldu genç korsan kaptana.
Pusuluya eline aldığında, artık iyice hava kararmıştı. Güvertede tek başına durmuş, içip sızmış tayfasını ve yerleri silerken müstehcen bir şarkı mırıldanan adamını izlerken, cebindeki pusulayı çıkardı ve altın kapağını açtı. Bunu geçen ay birinden yürütmüştü ama kim olduğunu hatırlamıyordu. Yıldızlarla dolu gecede, birkaç yıldızın ışığı birleşti ve altın puslanın açık kapağına vurdu. Kapağın ucundan yansıyan cılız bir ışık huzmesi ise, N yazan ve kuzeyi sembolize eden harfin üzerinden hareler oluşturdu. İşte o gece bunu ikinci bir işaret olarak kabul eden Bebek yüzlü, bugün olan yenilgisini atalarına yaptığı bir saygısızlık ve babasının vasiyetine ihanet ettiği olarak saydı. Annesine dair olan vasiyetine gelince, onu yanına almak istemişti ki savaşlarında büyüsüyle onlara yardım etsin diye ama adamları tıpkı babasına verdiği tepkiyi verip ayaklarına kapandı. Kadını görmeye tahammülleri yoktu. Onun etki alanında birer kukla olacaklarından emindiler. O da bundan vazgeçip annesini halkıyla bırakmıştı.
Konuya geri dönecek olursak, Bebek yüzlü Thomas o gece tayfasını uyandırdı ve içip sızmışları tekmeleyerek ayılttı. Rota kuzeye, buzların soğuk nefesinin insanı ürperttiği ve Sarı Bela Odin gibi daha nicesini kan kokusuna hasretle beklediği diyarlara çevrildi.
Aylarca süren yolculuk sonunda kuzeye vardılar. Thomas, tayfasını geri de bırakarak kabilesini bulmaya gitti. Aslında, var olmayanı aramaya gitti, zira kabilesi olan halk çürümüş cesetlerden ibaretti. Cesetlerin ortasında oturan kambur bir kadın vardı. Yaşlı cadının her yerinden uğursuzluk akıyordu. Çocuk etrafına dehşet içinde bakarken kadın aninden kafasını kaldırdı.

“Odin oğlu Thomas!”

“Benim!” dedi hiç düşünmeden. Kadını adını nasıl olup da bildiğini sonra düşünebilmişti.

“Senin büyükbabanın sana kalan mirasına iyice bak bakalım…” dedi kısık bir gülümsemeyle.
Thomas hiçbir şey anlamamıştı. O da büyükbabası gibi lanet kehanetini takmamıştı. Bir tek babası bunu düşünecek kadar duyarlılık göstermişti. O an, gerçekler yüzüne tokat gibi çarpmıştı. Babasını vasiyeti olan halkını ziyaret ona felaketi de mi getirmişti? Yoksa büyükbabasının oğluna verdiği isim, halkına tanrıların hiddetini mi taşımıştı?
Çocuk kendi içinde gelgitler yaşarken, yaşlı cadı yerden kalkıp usulca ona yaklaştı.

“Sen, baban ve büyükbabanın günahlarından arınmanın tek bir yolu var… Benimle gel de sana gerçeği göstereyim!” dedi ve çocuğu kolundan çekti.

Afallamış bir biçimde kadını takip eden Bebek yüzlü Thomas en sonunda bir mağaranın önünde durdu. Kadın mağarayı kapatan sarmaşıkları açtı ve içeriden birine seslendi. Biri, ağır adımlarla kapıda belirdi. Thomas, gözlerine inanamayarak şoka girdi ve gözlerini kapatarak bu görüntüye daha fazla bakmaya devam edemedi. Karşısında, çırılçıplak bir kadın vardı ama bir kadından çok yaratıktı. Yer yer mantarlaşmış cildi ve hiç güneş görmemiş yüzüyle, gözbebeksiz gözleri onu daha da itici yapıyordu. Ellerini çocuğa doğru uzattı ve hiç kesilmemiş, kırık dökük ve sarı tırnakları ortaya çıktı. Çalı gibi saçları yer yer yüzüne düşüyordu. Dudaklarının olması gereken yerde yeşil bir yosun tabakasına benzer, tanımlanamayan bir katman vardı. Bir şeyler söylüyordu ama sesi o kadar derinden ve ürperticiydi ki genç adam daha fazla tahammül edemedi bu görüntüye. Bir bağırış koptu kırmızı dudaklarından. Gerilemeye başlamışken yaşlı cadı onu yakaladı:

“Kızımla evlenmeden buradan asla çıkamazsın!”

Kadını kemikli elleri genç adamın beyaz tenine battı. Hala daha gelin adayı tüm ucube varlığıyla ona doğru seğirtiyordu. Korkunç kız kollarını adamın boynuna dolayacakken boynundaki muska patladı. Ucube kız, genç adamın kollarında yandı. Adam dehşete kapılmış halde kıpırdayamadan kalsa da, ateşler ona hiçbir zarar vermedi. Annesinin büyüsü ona zarar vermezdi elbette.
O an, o kıpırdayamadığı ve sonsuz gibi gelen saniyeler içinde baştan çıkarıcı bir ses beyninde yankılandı.

“Sana söylediğimi unutma sevgili oğlum. Kadınlar… tehlikeli canlılardır. Erkekler savaşır, ama kadınlar entrikalar çevirir. Bir kadın, asla masum değildir…”

Her şey gün gibi açıktı artık. Yanan yığını kendinden itti ve cadı kadın boğazından yakalayarak havaya kaldırdı.

“Kabilemi sen öldürdün! Bunların hepsi, ama hepsi planlıydı! O çirkin ucubeyle beni evlendirip kızını bana yamayacaktın!”

Cadı ise tiz bir kahkaha attı.

“O benim kızım değil, başka bir kurbanımdı. Onunla olan birlikteliğin ise, sadece bana yeni bir güç kaynağı olacaktı, Odin oğlu Thomas!” ve tiz kahkahaları doruğa ulaştı.
Bebek yüzlü Thomas, ona zarar veremeyeceğini biliyordu ve yapabileceği en iyi şeyi yaptı: kaçtı. Gemiye binip arkasına bakmadan uzaklaştı. Ertesi sabah ise, lanetiyle yüzleşti. Sabah kalkıp yüzünü yıkadıktan sonra aynaya baktığında, en değerli hazinesinin orda olmadığını gördü. Eğer babası bağrışını duysa, bir kadın gibi çığlık attığı için onu gemi direğinde sallandırırdı, ama o bunu yapmıştı. Bebek yüzlü olarak anılmasına neden olan incisi, yüzü orada değildi. Annesinin Çingene büyüsü onu ucube kızdan korumuştu ama, muskanın işini bitirip yok olmasıyla birlikte savunmasız kalan adamı, yaşlı kuzeyli cadının lanetinden koruyamamıştı…
Rivayetlere göre, Bebek yüzlü Thomas, eski sevgilisi ve temasını hiç bırakmadığı karadul Kanlı Mary’e gitti. Yanında da tüm hazinesini götürmüştü. Bunu yapmak için, ona izin vermeyen tüm adamlarını kesmesi gerekmişti ve Kanlı Mary onu büyük bir zevkle buyur etmişti. Hele o hediyeden sonra…
Sevgilisinin yüzünü geri alması için onu ortağı yaptı. Artık Thomas ona genç bakireler bulurken, o da bunun karşılığında geçici olarak kullanması için, tuzağına düşürdüğü genç adamların yüzlerini veriyordu. Sonrası ise tam bir muammadır.
İşte böylelikle bitti yapbozun içinde saklı hikâye. Ama belki de yeni başlıyordur? Neyden emin olabiliriz ki?
Yapboz parçaları, sanki yanmış ya da çürüyor gibi içe doğru kıvrıldı. Resim giderek karardı ve üzerine katran dökülmüş gibi bir hal aldı. Yanmışta, uçları kıvrık kıvrık olmuş gibi bir hal alan parçalar un ufak oldu ve içinden bir karaltı yükseldi. Çocuk uyuyordu. Kara siluet ona doğru eğildi ve yüzüne dokundu. Bir zamanlar sahip olduğu gibi bir masum yüze dokundu. Onun yüzünü ondan almadı, artık hikâye anlatılmış ve bitmişti. Adını anılması bile ona yetmişti. Açık penceren gökyüzüne, uzun yıllardır aradığı huzura yükseldi ruhu ve hikâye bitti…

Aslında yapboz parçaları en başından beri tamdı. Yüzü olmayan biri için, oraya bir parça yerleştirmek ne kadar doğru olurdu ki…

06 Temmuz 2009 Pazartesi

Aylık Öykü Seçkisinde 2.Ay


Kayıprıhtım Aylık Öykü Seçkisi'nde 2.aya başarıyla girmiş bulunmaktayız. Bu ay, geçen aya göre daha verimli geçti ve tam 9 katılımcıyla karşınızda.

Bu ayki temamız
"Korsan"dı ve katılımcılarımız bu temaya göre yazılarını sundular. Ben de bu ay, Kayıp Yüz adlı bir öyküyle katıldım seçkiye.

Gelecek ayki temamız ise Kule! Unutmayın, katılımınız her daim kabul görecektir. Çünkü, verilen temaya uygun olduğu sürece gönderilen öyküleri geri çevirmeden yayınlıyoruz. Fantazya türleri altında olan, fantastik, bilim-kurgu, korku ve gotik edebiyat gibi, türlerden birine seçin ve:


Yazı tipi: Times New Roman
Yazı tipi boyutu: 12pt
Sayfa sayısı: En fazla 15 sayfa
olacak şekilde,
"kayiprihtim@gmail.com" adresine yollayın.

Bu ayki "Kule" teması için son katılım tarihi: 26 Ağustos

Kurallar çerçevesinde gönderilen tüm yazılar okur beğenisine sunulacak ve o ayki en beğenilen öykü "Dönem Seçkisi" dediğimiz 6 ayda bir düzenlenecek yarışmadaki, 6 öyküden biri olmaya hak kazanacaktır. Son olarak; "Dönem Seçkisi" diye nitelendirdiğimiz yarışmada birinci seçilen öykümüzün sahibi ise Kayıp Rıhtım'dan süpriz hediyeler kazanacaktır.

Site Tanıtımları-FRP Kitap

İşte biz fantastikseverler için online alışveriş imkanı! Frpnet'e ait olan bu site de, her türlü kitap, FRP kitabı, figür ve daha fazlasını bulabilirsiniz :). İndirimleriyle piyasadaki kitaplardan daha ucuz ve ön sipariş seçenekleriyle erkenden sahip olma avantajı caiz seçenekler arasında.
Buyrun tanıtıma.

Site Adı: FrpKitap

Site Adresi: www.FrpKitap.com

Sitenin Kuruluş Tarihi: : 15 Kasım 2007

Sitenin Tanıtımı: Türkiye'de Fantastik Kurgu, Bilimkurgu ve Çizgiroman üzerine uzmanlaşmış ilk ve tek internet satış sitesidir.
Kitapların dışında FRP zarları, Magic kartları ve figürler gibi
fantastik konsepte yakın ürünlerin de tüm Türkiye'ye en güvenli
şekilde satışı yapılmaktadır.

Sitenin Amacı: Türkiye'nin her yerine fantastik, bilimkurgu ve çizgiroman ürünlerinin ulaşmasını sağlamak ve okuyucuların da kitaplara en
uygun fiyatlarla en güvenli ve hızlı şekilde ulaşmasını sağlamak.

İlgili: Kayra Küpçü

04 Temmuz 2009 Cumartesi

Son Havabükücü (Film)



Nam-ı Diyar, Avatar: Son Havabükücü film oluyor. Çizgi dizisini ilgiyle izlediğim ve ülkemizde yayınlanmayan bölümlerini büyük bir açlıkla internette izleyerek tamamladığım bir seridir kendisi ve ben çok heyecanlıyım!
Aang'i oynayan oyuncunun ne kadar ufak olduğunu görüyoruz ve bu, birçok eleştiriye maruz kalmasına neden oluyor. Ama unutmayalım ki, çizgi dizideki Aang de -yani avatar- oldukça küçüktü.
Bazı söylentilere göre 3leme şeklinde olacakmış film. Avatar dizisinde Su, Toprak ve Ateş olarak üç kitaptan(yani sezondan) oluşan diziye uyarlılığı tam sağlamak için bu şekilde yapılacağı söylense de, kesin bir bilgi bulamadım.
Herkes tarafından anime sanılan(ziraa ben de öyla sanıyordum), ama sonra çizgidizi diye hitap edilmeye başlayan eşsiz bir dizi. İlzmeyen herkese tavsiyemdir!
Filmin adı neden orjinali gibi "Avatar: Son Havabükücü" değil derseniz, James Cameron'un "Avatar" adında, 2015'te vizyona girecek bir film bulunmasındandır. Bu nedenle isim önceden alndığı için geriye "Son Havabükücü" kalmış :).
Filmin, 2010 yazında vizyona girmesi bekleniyor. Yöentmen M. Night Shyamalan,

Bilmeyenler için kısaca konuya değinirsek:
Su, toprak, hava ve ateş... 4 element aynı zamanda 4 ulusu da temsil etmektedir. "bükme" adı verilen bir yetenek sayesinde, elementleri kontrol edebilen halklar denge içinde yaşamaktadır. Ama bir gün, Ateş Ulusu dengeyi bozar ve güçlerini artırmanın yolunu bularak kontrolden çıkan hırslarıyla diğer uluslara saldırmaya başlarlar. Denge alt üst olmuştur ve onları kurtaracak avatar ise henüz bir çocuktur. Hava Ulusu tamamen yok olur ve sadece avatar burdan kurtulur. 100 yıl sonra uykusundan uyandırıldığında 9-10 yaşlarında bir çocuktur ve gördüğü yıkım karşısında dehşete düşer. Artık dünyanın kaderi onun ellerindedir.

Avatar nedir peki?
4 elemente hükmedebilen tek kişidir. Avatar çemberi denen bir düzende, yani su-toprak-ateş-hava sırasında bir ulustan diğerine geçerek devam eder. Bir avatar öldüğünde, sıra diğer ulusa geçer ve sırası gelen ulusta bir avatar doğar Avatarların amacı dengeyi korumaktır ve son havabükücü olan Aang, hem dengeyi sağlamak hem de ateş ulusunun giderek dünyaya hakim olan gücünü sonlandırmaktır. Tek sorun, o henüz havabükme de bile tam olarak ustalaşamamıştır. Önce kendi elementinde ve ardından diğer 3 elementte ustalaşarak dünyayı kurtarmak için çok ama çok az bir zamanı vardır.

Henüz bir tane trailerı yayınlandı. İzlemek için buyrun :

http://www.youtube.com/watch?v=9W1dhqc-JBs

01 Temmuz 2009 Çarşamba

Puslu Kıtalar Atlası


Bilirsiniz, bu blogda daha önce hiç kitap incelemesi yapmadım. Neden? Çünkü böyle şeyleri her yerde bulabilirsiniz. Ama bu defa farklı. Bu kitabı kendim anlatarak daha çok okuyucuya kavuşmasını can-ı gönülden istiyorum. İşte bu blogun ilk kitap tanıtımı. Yazara ve eserine saygılarımla...

Bir Türk’ün, hayal gücünü yoğurup, kelimelere dans ettirmesiyle ortaya çıkan bir eserin tanıtımı bu karşınızdaki. Her yerde ona olan övgüleri duyduğunuz, ama nedense, tıpkı benim, gibi tereddüt ettiğimiz bir kitap bu: Puslu Kıtalar Atlası.
İşte sözün kilitlendiği yere geldik. Neden mi? Çünkü İhsan Oktay Anar öyle bir kitap yazmış ki, okurken sayfalar parmaklarınızdan kayarak aksa da anlatırken dilinize kilit vuruyor. Bu kitabı anlatmak o kadar zor ki :)…
Öncelikle ilginç bir ayrıntıyla başlayalım. Kitabın kapağındaki her bir kahraman kitap içinde geçiyor. Bu çok güzel ve bir o kadar da ilginç bir ayrıntı. Kitabı okudukça dönüp kapağa bakarsanız anlatılan bir karakteri mutlaka orda bulacaksınızdır.
1995 yılında ilk defa yayınlanmış bu kitap ve aynı zamanda yazarın da ilk kitabı. Bendeki 29.baskısı ve 2006’da basılmış. Gerisini siz düşünün ;).
Dili ise eski Türkçe ağırlıklı. Bu size ağı gelebilir ve hatta sıkabilir. Ama pes etmeyin! Sonradan bu dile alışıyorsunuz ve ağır eski Türkçe sözler hafifliyor. Böyle bir anlatım benimsemesi ise, olayların geçtiği zamanı iyi yansıtmak adına hoş bir değişikliktir.
Konuya geleyim uzatmadan.
İhsan Oktay Anar’ın şöyle bir tarzı var, hiç kimse tamamen başkarakter değil. Yan karakterlerini süslemiş ve detaylarla sizi oldukça eğlendirmiş bir yazar. Kullandığı üslubu ve tarzıyla tamamen kendine özgü.
Olaylar, M.S 1681’de İstanbul’da geçmektedir. Ama onun deyişiyle “ Konstantiniye” deyiz. Yazar bunu bile size pat diye söylemiyor. Lafı öyle evirip çeviriyor ki kitabın başında, cümle bitip siz anlamak için yeninden aynı cümleyi okuduğunuzda bu sonuca varıyorsunuz. Cümleleri oldukça uzun, ama hayır sıkmıyor. Aksine, cümle ilerledikçe detaylarda boğulmak yerine her bir kelimeyle daha çok okuma isteğiyle doluyorsunuz. İstanbul’un her bir köşesine gidiyor okuyucu. Galata meyhanelerinde içip, sokaklarda naralar atıyor, saray avlularına şöyle bir uğruyor, Ermeni ve Rum semtlerinde esnafla alışveriş yapıyoruz. Güzelim İstanbul’un her noktasına nüfuz ediyoruz kısaca.
Peki anlatılan olaylar neler derseniz şöyle buyurun:
Arap İhsan isimli amansız bir korsanla başlıyoruz hikâyeye. Galata’ya yanaşan gemiden, kulağından tutuğu Alibaz isminde bir çocukla evine gitmektedir. İşte burada bile hayal gücünün ürünlerini görmeye başlıyoruz. Alibaz, üç yaşına kadar afyonla uyutulmuş bir çocuktur. Zira çok yaramazdır, bu nedenle de uyusun da kurtulalım mantığıyla afyonla susturulmaya çalışılmıştır. Afyona karşı kazandığı bağışıklık onu uykudan etmiştir. Feci bir biçimde yaramaz olmasıyla birlikte, uyumaması da etrafındakileri çileden çıkarmaktadır. Arap İhsan ise tam bir külhanbeyidir. Tepesinde bir tutam bırakılacak şekilde kesilmiş saçı, sırtında ve geniş göğsündeki savaş ve kırbaç izleriyle süslü iman tahtası( yazar böyle diyor)ile tam bir yiğittir. Ama bir o kadar da belalı. Öyle ki, Venediklilere saldırdıklarında, sırtında dev sandıklarla kaçarken, arkasından kurşun sıkanlarla alay etmeyi adet edinmiş bir korsan o. Nasıl Alibaz uyku nedir bilmiyorsa, Arap İhsan da korku nedir bilmiyor. Evine gittiğinde ise ana karakterler diyebileceğimiz diğer iki kişiyle tanışıyoruz. Bunlardan biri Arap İhsan’ın yeğeni, Uzun İhsan Efendi. Bu karakter hayli ilginç, çünkü hikâyeyi yönetme gücü var. Ayrıca, bu gücünün kaynağı ise yazara çok benzemesidir. İhsan Oktay Anar gibi, uzun boylu ve çekik gözlü. Ayrıca adaşlıkları da ortada. Yazar bunu başka kitaplarında da yapıyor. Diğer kitaplarında da başka Uzun İhsan Efendiler çıkıyor karşımıza.
Devam edecek olursak, Uzun İhsan Efendi’nin oğlu Bünyamin var bir de. Yakışıklı bir genç kendisi ve babasının beyaz teninin aksine, büyük dayısı olan Arap İhsan gibi esmer bir delikanlı.
Arap İhsan, yeğeni olan Uzun İhsan Efendi’ye sövüp sayıyor her defasında. Çünkü Uzun İhsan Efendi bol bol uyuyor. Hem de nerdeyse tüm gün. Bir de dünya haritasını çıkaracağını iddia ediyor. Arap İhsan bilmese de, Uzun İhsan Efendi uyuyarak bunu gerçekten yapıyor. İçtiği yeşil bir sıvıyla, rüyalarında dünyayı gezerek bir atlas oluşturuyor. Bu atlası oğluna verdiğinde ise adını “Puslu Kıtalar Atlası” koyuyor.
Bir gün Bünyamin lağımcılar ocağına katılıyor. Bir kale kuşatmasında, kaleden kaçırılacak casus içim tünel kazmakla görevli bu ekip. İşte hikâye tam da burada, Bünyamin’in hayatının alt üst olduğu noktada başlıyor…
Casusu kaçırırlarken yüzüne inen bir zincir zırh ve soğukla anında yapışıp, ardından düşman tarafından acımasızca çekilmesiyle yüzü akıp gidiyor. Artık o yakışıklı yüzün yerini çirkin bir dilenci alıyor.
Kaçırılan casusu Zülfiyar adında Teşkilat-ı Humayun’un bir üyesi. Bu casusluluk teşkilatının 2 numaralı adamı kendisi. Kaleden aldığı şey ise, kitap sonuna kadar tam bir muamma.
Kara metalden bir para getiriyor yanında. Önemi çok büyük ama bu para gibi şeyin üstünde ne bir turpa var ne başka bir şey. Kaçmaları sırasında onu Bünyamin’e atıyor ve yüzü tanınmaz hale gelen Bünyamin’i, savaşta yaralanmış bir yeniçeri sanınca, Bünyamin’in bu esrarengiz kara parayla kaçtığına kanaat getiriliyor. Artık Zülfiyar’ın teşkilattan gelen yeni görevi, Bünyamin’i yakalamak.
Teşkilat-ı Humayun öyle bir ekip ki, devletin her yerine hükmedebiliyorlar. Yıllarca padişahlara hizmet etmiş ve sadece başa gelen padişahlara kendilerini açıklamışlar. Ama yeni başkanları Ebrehe diğer liderlerin tam tersi. Bu garip adam, bilme arzusunun esiri ve elindeki güçle kendi zevkleri için sahte belgeler, kılık değiştirmeler ve daha fazlasıyla hayatlarını kontrole diyor. Peki Ebrehe tarihte kimdir? Kabe’ye fillerle saldıran Hıristiyan komutandır kendisi. Kur’an da adı geçmektedir. Eh, kitapta da iyi bir insan değil.
Bünyamin’e geri dönecek olursak, kendisini yeniçeri sananlara hafızasını kaybetmiş gibi davranır ve babasının yanına döner. Gittiğinde ise durum vahimdir… Kara parayı aramaya gelen yeniçeriler, Bünyamin’in yerini söylemesi için Uzun İhsan Efendi’ye işkence ederler ve evlerini yakarlar. Uzun İhsan Efendi artık gözleri oyulmuş ve burnu kesilmiş sakat bir adamdır. Ama bu kadar basit midir her şey? Uzun İhsan Efendi’de şaşırtıcı olaylar bitmez. Tıpkı gören ve etrafına yön veren bir güçle kuşanmış gibi hayatına devam eder ve herkese yön veriri. Oğluna ettiği bir laf vardır ki, kitap sonunda ne demek istediğini anlıyoruz.Alibaz’a gelecek olursak, okula başladığında zamanla çocuk çetelerinin başı olur ve Eminönü’nde oyuncakçıları yağmalarken görebiliriz kendisini . Hep kitaplarda okuduğu “Efrasiyab” ünvanını alır. Peki Efrasiyab kimdir? Kendisi Alper Tunga’dan başkası değil. Bu isim ona, İranlılar tarafından verilmiştir. Bir kere daha gördüğünüz gibi İhsan Oktay Anar, tarihsel kişileri alıp farklı rollerde, ama gerçeğe yakın biçimlerde kitabına katmıştır. Efrasiyab yine bir kahramandır ama bir kitap kahramanıdır bu eserde.
Yine bir tanıdık isimle olan bağlantıya bakacak olursak bir yan karakterle birlikte anlatayım bunu size.
Kubelik diye bir Frenkli var mesela. Önceden kâtipmiş. Sonra alkolle giderek artan dostluğu yüzünden alkolik olmuş. Artık alkol almadan elleri tirer olmuş. Falakaya yatırılarak bu alışkanlığından kurtulamayınca kovulmuştur. Bir gün sarhoş sarhoş sokaklarda gezerken, kafasına atılan bir kerpetenden sonra dişçiliğe başlamıştır . İlerleyen zamanlarda, cesetleri kaçırıp insan anatomisini oluşturan bir kaynak hazırlamıştır. Bilme arzusunu burada bir kere daha görüyoruz. Kubelik’i özel yapan ise, Arap İhsan’ın ona bir kitabı tercüme ettirmesidir. Bir Frenk gemisinden kaçarken, göğsüne sıkılan bir kurşunla ölmesini engelleyen kitaptır bu. Çaldıklarını taşırken göğsüne sokuşturması sayesinden kurşun kitaba saplanmış ve Arap İhsan kurtulmuştur. Kubelik’in yaptığı çeviride önce her şey sokak argosuyla dolu. Bu kitap daha sonra Uzun İhsan Efendi’nin eline geçip de, tam bir çevirisi ortaya çıkınca şunu okuyor Uzun İhsan Efendi: “Düşünüyorum öyleyse varım.”-Renderkar.
Tanıdık geldi mi :D? Bu söz ünlü filozof, René Descartes’e ait. Descartes’in adı “Descart” diye okunduğu için, René Descart diye düşünürsek, “Renderkar” ismi buradan türetilmiştir. Gerçeğe hep bir gönderme mevcut :).

Bu anlattıklarım beni hiç mi hiç tatmin etmedi. Ben şu an size resmen “hiçbir şey” anlatmadım ve anlatamadım da. Kitap öyle güzel ve öyle sürükleyici ki, okurken yazarın hayal gücüne ve detaylarda oluşturduğu farklı minik hikâyelere hayran kalacaksınız. Ayrıca, kendi ülkemizin ve tarihimizin, içinde barındırdığı farklı etnik dokuları, güzelliklerini ve en önemlisi bizi biz yapan olguları tatmak eşsiz bir duygu. Kitabın türü için “tarihi-fantastik” diyorlar. Doğru da. Kitaba ilk başladığımda “Neresi fantastik bunu?” demiştim, ama okudukça neden “fantastik” sıfatını da kazandığını anlıyoruz.
Her bir karakterin, ister en önemlisi ister yoldan geçen adam, kendine has bir öyküsü var. Ve biz o sokaktakilerden biriyiz. Belki şu köşede nargilesini tüttüren bir adam, belki günü sıcağından terleyen bir esnaf ya da Teşkilat-ı Humayun’un kılık değiştirmiş casuslarından biri.
Yazara neden, bazı kesimlerce “Türkiye’nin Tokien’i” dendiğini ise kitap bitince anlıyoruz. Kendisi yeni ırklar, yeni diller yaratmasa da, var olandan yeni bir anlatım tarzı ve yeni bir hayal gücü düzeni oluşturmuş.
Bu kitaptan sonra yazarın diğer kitaplarına hücum edebilirsiniz, dikkat! 2006 yılında yazdığı “Amat” kitabı 2009’da Erdal Öz Edebiyat Ödülü’nü almıştır ayrıca.

İhsan Oktay Anar’ın zekâsına, kurgusuna ve anlatımına hayran olacaksınız.

30 Haziran 2009 Salı

Site Tanıtımları-FrpWorld

Onları zaten tanıyorsunuz. Birçok kişi, internet üzerinde fantastiğe giriş kapısıydı bir zamanlar. Öncülükleri yadsınamaz. Saygı duydume fendim ^^. Ben de bu blogu yeni kurduğum zamanlarda, Melek'in tavsiyesiyle takip ederdim FrpWorld'ü. Güzeldir, kalitelidir ve hele o temasıyla insan garip duygular yaşatır. Bazen, eskidi artık temaları desem de FrpWorld deyince gözümün önüne gelen hallerini sevdiğimi hatırlarım. Ne diyelim, 25.000'i bulmuş üyesiyle hoş ve nostaljik bir site. Buyrun kendilerini tanıtsınlar.

Sitenin Adı: FrpWorld

Site Adresi: http://www.frpworld.com

İletişim: efla@frpworld.com

Sitenin Kuruluş Tarihi: 2003

Sitenin Tanıtımı: Frpworld, fantastik rol yapma oyunları ya da fantastik kurgu edebiyatı meraklılarının fikirlerini, eserlerini ve yorumlarını paylaşabileceği, forum ortamı üzerinden rol yapma oyunları oynayabileceği bir platformdur. FRP teması üzerine kurulmuş olmasına rağmen bilim kurgudan çizgi romana, animelere hatta klasik edebiyata kadar geniş bir yelpazede kullanıcılarına özgür ve düzeyli bir ortam sağlar. Forumlarda hikaye ve şiir gibi alanlarda amatör edebiyatın örnekleri dikkat çekmektedir. Site kurulduğundan bu yana bir çok yönetici değiştirmiştir. Yönetimde uyguladığı demokratik yaklaşım kullanıcıların siteyi benimsemesini sağlamakla birlikte sitenin bugüne kadar taşınmasını sağlamıştır.

Sitenin Amacı: FRP ve fantastik edebiyatla ilgilenen her kesimden insana kaliteli bir ortam sağlamak, akıllarındaki fikirlerin internet ortamında gerçekleştirilmesine yardımcı olmak ve başlıca fantastik kurgu alanında olmak üzere amatör edebiyatı desteklemektir. Bunun yanında Frp ve fantastik kurguya karşı oluşmuş anlamsız önyargının ve yanlış anlaşılmaların giderilmesinde hassasiyet gösterir.

17 Haziran 2009 Çarşamba

Sakat Rahibe // 4.Bölüm


"Valerrny Keraunzaa..."
Bir ses uyuyan drow dişisini çağırıyordu. Ama ne için?
Valerrny huzursuzca uykusunda kıpırdandı. Ardından, uyuyan silüeti şiddetli bir kasılmayla iki büklüm oldu.
"Sen!" dedi rüyanın derinliklerine doğru, "Geri döndün!". Onu yeniden gördüğüne inanamıyordu.
Rüyanın karanlığında iki dev, kırmızı göz hain bir sırıtışla olduğu kadar tanıdık bir biçimde kısıldı. Hala daha bir ağız, burun ya da başka bir organ yüzde mevcut değildi. Sadece o kan kırmızı gözler...
"Sana yeniden görüşeceğimizi söylemiştim." dedi iblis rahat bir tavırla. Geçen yıllar içinde hiç değişmemişti anlaşılan.
"Kız güvende." dedi Valerrny ani bir panikle. Kız kardeşini bu denli isteyen iblise karşı, Baenrelerle olacak görüşmeyi ört pas etmeye çalışıyordu. Bu ani paniğinin büyük bir aptallık olduğunu biraz sonra anlayacaktı. İşte bu yüzden İralde ondan bir adım öndeydi hep. Planlı ve soğukkanlı kardeşi...
"Biliyorum, biliyorum." dedi umursamazca iblis,
"Ama yardımıma ihtiyacın olduğunu da biliyorum." dedi yeniden kısılan gözlerle. Anlaşılan yeniden gülüyordu.
"Hangi konuda..." Valerrny'in sesinde zoraki bir umursamazlık vardı.
"Benden saklayabileceğini mi sandın! Seni adi, küçük..!" sözleri birden kesildi. Bir süre sustu ve ardından sakinleşti.
"Bunu bir daha yaparsan seni öldürür, bedeninle senin hayatına ben devam ederim." dedi ani ve bir o kadar ürkütücü bir sakinlikle.
"Eğer başarısız olursan huzurlu bir ölüm bekleme benden. Bir drider kadar lanetli olursun tatlım." dedi.
Valerrny o an fark etmiyordu ama, ibls çok ani bir biçimde sakinleşmişti. Ayrıca, detaycı ve meraklı biri iyice dinelerse, her kelimesini özenle seçtiğini ve sesinde çok derinlerde yatan bir gerginlik olduğunu fark ederdi. İblis az önce birinden azar işitmişti: sakat Elinnya'yı yaratan güçten.
Valerrny bir süre sustu. Aklından ilk geçen, ona boyun eğmeyerek kafa tutmak ve kolay lokma olmadığını kantılamaktı; ardından boğazına kadar batmış olduğunu hatırladı ve bir Baenre'yi atlatmak için büyücüden fazlasına ihtiyacı vardı. İçinde yaşadığı ve belli etmekten kaçındığı korku da cabasıydı. Stratejik düşündü ve sakin, aynı zamanda itaatkar ses tonuyla konuşmaya başladı. İralde'den ilk defa kendi çıkarına yarayacak bir şey öğrendiğini fark etti konuşmaya başladığında.
"Senden saklamam çok büyük bir hataydı. Bu doğru. Ama şunu kabul etmelisin ki, bu durumu sana anlatmam için hiç bir yol yoktu. Bana hep sen ulaştın ben sana ulaşamadım..." sustu, iblisin tepkisini bekledi. İblis hiç ses çıkarmayınca doğru yolda olduğunu anladı ve devam etti.
"Baenreler dışında ilk 10 ev de orda olacak. Bu her şeyi daha da korkunç yapıyor. Nasıl oldu bilmiyorum ama kızın sakat olduğu ortaya çıktı. Kim ya da nasıl olduğuna dair hiçbir iz yok!" Bu noktada durup yumruklarını sıktı. "Bana yardım etmelisin! Sakat kardeşimi saklamak için bana bir yol göster!"
İblis bunları kafasında tarttı ve bir sonuca vardı:
"Ben buraya yardıma geldim. Bu çok açık. Bunu sen bile anlamalıydın! Yazık! Sonuca gelirsek, sana yardım edeceğim ama bunu senin için değil O'nun için yapıyorum! Bunu sakın unutma! Kızı bir avuç drow cadısına kaptıramam! Ne tür bir yardım yapacağımı yarın öğreneceksin. Şimdi gidiyorum ve sende uykuna geri dönüyorsun."
Her şey bu sözlerle sona erdi. Valerrny ter içinde uyanmıştı, ama kazandığı zaferin tadı ağzında nahoş bir tat bırakmış halde geziniyordu. Yüzüne yayılan gülümseme ve zaferin baş döndüren kokusuyla evin matronu olduğu günleri hayal ederek yeniden yatağa uzanırken bileğinde derin bir acıyla bağırmaya başladı. Bir şey sol bileğini deliyor, yakıyor ve parçalıyordu. Görünmeyen saldırganı elleriyle itmeye çalıştı. Lloth rahibelerinin dualarından birini okudu, ama sonuç bir hiçti. En sonunda acı çığlıkları saldırıyla birlikte kesildi. Acı içinde terden yapışmış saçları arasından bileğine baktı ve oraya dağlanmış bir sembol gördü. Bugüne kadar çok uğursuz sembol görmüştü ama bu hiçbirine benzemiyordu. Valerrny kimin olduğunu anlamak da geçikmedi. Ziraa biri karanlığın içinde kıs kıs gülüyordu.
"Benden bir şey saklamamayı öğrenmen için sana bir hediye bırakıyorum. Ve unutmadan, bana bir daha yalancı itaatkarlıklarda bulunmaya kalkma! Bunun için çok akıllıyım drow kızı. Çok!" dedi iblisin gülen sesi ve kayboldu. Valerrny ise, bileğine dağlanan sembolle odasında kaldı.

Ertesi gün, ev halkı ölüme yürüyormuş gibi bir havada uyandı. Evin nerdeyse tamamını kaplayan dilsiz hizmetkarlar evin hanımları için koşuşturdular. Dili olan az sayıdakiler ise onlara emirler verdi. Bu konuşma yeteneğinden yoksun bırakılanlar ve bırakılmayanlar arasında yeni bir efendilik yaratmıştı. Aralarında en üst düzey uşak ve hizmetçi olanlar şimdi en altlarının boyunduruğu altındaydı. Artık emir verecek bir dili yoktu hiçbirinin.
Evin zorunlu sessizliği ve ölüme yürüyen drow dişilerinin yas tutan izleriyle yıkandı koridorlar. Ev, onlar gidince artık onlarsız devam edecekleri birkaç saniyelik hayata hazırlamaya başladı kendini. Şurda, onların ölümünden birkaç saniye sonra o da gidecekti. Lloth'un hiddetinden asla kaçamazlardı sonuçta.
Elinnya, dün gece tekmeleyerek mahvettiği büyücü kardeşinin önündeydi şimdi. Evin halkı önden gitmiş, onu da sonra gelmesi için bırakmışlardı. Umutsuzca konuşarak halledebileceklerini düşünüyorlardı. Eğer gerekirse Elinnya çağrılacaktı. Bu basit düşünce karşısında hem Valerrny hem de İralde küplere binmiş, ama annelerinin zayıflığına karşı gelememişlerdi. İki düşman kardeş, o an sayılı fikir birlikteliklerinden birini yaşıyordu.
Büyücü tüm gece boyunca çalıştığı büyüsünü tamamladığında, Elinnya'nın ayağında bir ilüzyon oluştu. O yürürken arada titreşiyordu ama, hiç yoktan iyiydi. Tek sorun, Elinnya yine de toplallıyordu. Ayağı sağlam görünse de, topallamasına bir türlü engel olamıyordu. Hayalkırıklığı gözlerine hücüm ederken o bir köşede oturdu ve onu hiçbir zaman kabul etmeyece Lloth'a dua etti. Elinnya başka bir tanrı bilmiyordu belki ama, başka bir tanrı onu biliyordu. Uzaktan kızı izliyordu o sırada, ama sadece izliyordu...

Gergin bekleyiş sürerken Keraunzaa ailesinin 3 dişisi Baenrelerin malikanesine giriyordu. İhtişamıyla, kıskançlıkları had saffaya çıkan aile boyunları bükük yollarına devam etti. İralde'nin nefret ve lanetlemeyle parlayan gözlerini, Valerrny ufak söylenmelerle dile getirdi. Bugün çok uyumlulardı. Belkide kıyamet alameti dedikleri bu olmalıydı.
Hizmetkarlar onları toplantı salonuna buyur etti ve çift kanatlı dev kapılar açıldığında zifiri karanlıktaki odada 10 aileyle buldular kendilerini.
Drowlar için sorun yoktu, hepsi çok rahat görüyordu. Lloth'un iradesi de orda olduğu için iyice uğursuz bir hava yaratılmıştı. Keraunzaalar iliklerine kadar ürperdi. İralde kendini dizlerinin üstüne atıp Lloth'a yalvarmak ve suçu ailesine atarak kendini kurtarmamak için zor duruyordu. En ufak fırsatta ailesini satmayı kafasına koymuştu. Durmadan Valerrny'e, bu senin suçun, diyen bakışlar atıyordu.
"Keraunzaalar öne çıkın!" dedi yaşlı ve lanetli bir ses. Baenre matronu korkunç ihtişamıyla odada şimşek gibi çakmıştı. Onun sesiyle birlikte uğursuz yeşil alevler gerilerde parıldadı. Herkes birbirini ve bu lekeyi daha net görsün diye yakılmışlardı.
Keraunzaa kadınları öne çıktı. Valerrny umutsuzca yumruklarını sıkıyor, ama buna rağmen yanındaki aile üyeleri gibi metanetli bir biçimde kıpırtısız duruyordu. Bugün bütün Keraunzaa kadınları İralde'nin soğukkanlılığını bölüşüp gelmişlerdi sanki. İsteyince Valerrny bile böyle kalabilmişti. O sırada gözüne bir hareketlilik çarptı. Göz ucuyla soluna baktığında 9.ev olan Do'Urdenlerin en büyük kızını gördü. Daha doğrusu kemerini... Kemerinde asılı duran Lloth rahibesi kırbacının yılan başlı uçları durmadan hareket ediyor ve birbirlerine dolanıyordu. Arada bir öne uzanıp üzerlerinde şaklayacak ve ısıracak kurbanlar aranıyorlardı. Çok sık kullanıldıkları belliydi. Briza Do'Urdenle gözgöze gelen Valerrny bakışlarını kaçırdı. Bu iri ve kaslı kızla göz göze gelmekten dolayı oldukça rahatsız olmuştu.
Baenre matronu tekrar konuştuğunda Valerrny onun o uğursuz yüzüne tekrar bakmak zorunda kaldı ve sadece bir kere görmüş olmasına rağmen hiçbir detayını unutmamış olduğunu fark etti.
"Evinizde sakat bir kız bulunduğu söyleniyor! Böyle bir utancı nasıl taşırsınız!"
"Yalan söylüyorlar sayın Baenre ve sayın konsey matronları." diye başladı Keraunzaa matronu ve ellerini iki yana açarak devam etti.
"Bu sadece bir iftiradır. 25. ev Teran'kurların çirkin bir iftirası!" ardından nefret dolu gözlerle salonu taradı. Orda bir yerde Teran'kurları arıyordu gözleri.
Bu sözler üzerine aralarında fısıldaştı matronlar. Teran'kular Keraunzaalar tarafından alt edilip 25.ev olmaya gerilemiş ve 23. ev olma hakkı Keraunzaaların olmuştu. Ev tamamen yıkılmamışta olsa büyük kayıplar vermişlerdi. Onlardan intikam almak için böyle bir durum çok muhtemeldi. Ama matron Baenreden başka kimse ihbarı yapanın kim olduğunu bilmiyordu.
Uzun bir sessizlik oldu. Bu sırada herkes gizli gizli Keraunzaaların içini araştırmak için Lloth'un öğretilerini uyguladı. Dudaklar sessizce oynuyor ve sinsi girişimler üzerlerinde geziniyordu. Zihinsel olarak hepsini püskürtmek imkansızdı, ama her nasıldı oluyordu işte. Valerrny bunu iblise borçlu olduğunu, bileğindeki hediyesi(!) bir acı dalgasıyla onu sarstığında anladı. Asıl süprizin bu olmadığını umudediyordu. Kardeşinin topallayarak içeri giren görüntüsü aklından gitmiyordu.
"İhbarı yapanlar onlar değil". Bu söz üzerine gözler aynı anda Keraunzaalara döndü. Sıkıca kenetlenmiş dudaklar bir ismi bekledir.
"İhbarı yapanlar 15. ev, Harrdelinlerdir. Kızı dışarıda dolaşırken görmüşler. Gördüklerinde çok ısrarcıydılar. Sizden çok daha üstte olan bir evin sizi alt etmek için iftira atmayacağına göre..." herkes içinden kıs kıs güldü bu sözlerle. Aşağılama ve aptallıklarıyla alay eden bakışlar gezindi üzerlerinde. Valerrny, İralde'den gözlerini alamıyordu. Birazdan kendini çok güzel bir biçimde sıyıracaktı. Hep sıyrılan o olmuştu, ama bu defa zaferi o kucaklayacaktı. İnanıyordu...
"Sadece onlar değil." dedi birden bire Briza Do'Urden.
"Bu söylentilerin gezindiği zamanlarda, Lloth tarafından yollandığım bir görevde gördüm onu. Yüzeye, o hain kuzenlerimizle yüzleşmeye gidiyorduk. Dedikleri gibi kızı ben de gördüm! Topal ayağıyla pek de güzeldi..." bunu söylerken yüzünü ekşitti "bir fare gibi sürünüp duruyordu! Hem de bir drow kızı! Bu nasıl bir saygısızlıktır! Lloth bunu bağışlamaz!" bunun üzerine herkes onaylayan mırıldanmalarda bulundu. Malice Do'Urden ise yüzünde hoşnut bir gülümsemeyle kızıyla gurur duyan bir ifadeyle Keraunzaalar'a delici bakışlarla bakıyordu.
Seçkin bir drowun verdiği beyandan daha önemlisi olmazdı. Bu durumda kız sakat olmasa bile öyleymiş gibi bir sonuca varacaklardı.
"O zaman karar veril..." ama Baenrenin sözünü biri kesti.
"Bir dakika!" herkes Baenreler'in sözünü kesmeye cüret eden kıza, İralde'ye döndü hışımla.
"Sizlere gerçekleri anlatacağım!" Baenre matronu onu lanetlemek için elini kaldırmış, elinde giderek artan bir lanet birikintisi yükselirken, bu sözler üzerine onu yok etti. Elini öne doğru uzattı;
"Anlat o zaman. Ama çabuk olsun!"
"Elbette Matron Baenre,"dedi İralde herzamanki saygılı ve soğukkanlı haline bürünerek.
"Her şey kız kardeşim" bu lafı iğrenerek söylemişti,"Elinnya doğduğunda gerçekleşti. Evet! O bir sakat! Ama onu yaşatanlar kimler!" Birden elini yanında duran aile üyelerine çevirdi, "İşte bunlar! Sevgili annem ve ablam! Onlara yapmamaları gerektiğini tekrar tekrar anlattıysam da beni dinlemediler. Kızdaki güç aurasına kapılmış aptal ablam onu yaşattı ve dahası ona bir isim verecek kadar ileri gitti!" bu noktada herkes nefesini tutmuştu. Lloth'a bu derece itaatsizlik ederek her dişiye hakaret etmişti olan ablaya, yani Valerrny'e pörtlemiş kırmızı gözlerle yoğunlaştılar.
"Günler ve geceler boyu, bize başka bir kız vermesi için Lloth'a yakardım, ama bize sadece basit erkekler geldi." Bu noktadan Baenre matronu elini havaya kaldırdı ve İralde saygılı bir biçimde sustu. Baenrenin gözleri geriye doğru döndü ve kırmızı göleri korkunç bir biçim aldı. Kadın transa geçmişti. Anlaşılan tanrıçasıyla baş başaydı o an. Transatan çıkması uzun sürmedi. Geriye dönen kırmızı göleri eski haline döndü.
"Kız doğru söylüyor!" dedi hışımla. İralde zafer kazanmış bir edayla ablasına gözlerini dikti. Yüzünde sakin bir gülümseme, gözlerinde ise kin vardı. Valerrny kızkardeşini orda boğmamak için kendini zor tutuyordu.
"İşte hepsi bitti ablacım! Siz gidiyorsunuz, ama ben kalıyorum!" zafer kazanan kahkahası salon duvarlarında yankılandı.
Valerrny yumruklarını o kadar sıktı ki, bileğindeki yanık ona dayanılmaz acılar çektirdi. Bu acı onun aklını başına geitrmişti. Emin olmasa da iblise güvenmek zorunda olduğunu hatırladı.
"Kardeşimin buraya getirilmesini talep ediyorum!" dedi kendi aralarında konuşan matronların sesini bastırmak için. Herkesin suratından pis bir sırıtış oluştu.
"Gerçekler bu kadar açıkken o sakatı aramızamı sokmaya çalışıyorsun!" Baenre'nin hiddetli gözlerine çok fazla bakamadı Valerrny. Buna rağmen, içindeki öfkesi ölümcül boyutlardaydı. O an kalabalığın ve az sonra eviyle onların üzerine püskürecek Lloth'un laneti bile şu anlık bir hiçti. Tek isteği, İralde'nin siyah derilli, narin boynunu yakalamak ve her drowun ruhuna huzur veren o "çatırt!" sesiyle kırmaktı.
Matronlar fısıltıyla da olsa kendi aralarında konuşmaya dalmışken kafasını kaldırıp Briza Do'Urden denilen kıza baktı. Annesinin minyon tipi yanında dev gibiydi. Geniş omuzları, uzun boyu ve kaslı kollarıyla annesnin özel koruması olmaya adaydı. Malice Do'urden'in yüzündeki hoşnut gülümseme giderek daha çok yayılırken, Valerrny kendi annesine lanet etti.
Valerrny son gücüyle haykırdı, "Yüce Lloth! Kardeşimin buraya getirilmesine izin ver!"
Ona sonsuz gibi gelen o kısacık anda herkes sustu...Lloth gitmişti. Daha sonuç verilmeden iradesi onlarla ilgilenmeyi bırakmıştı. Her drow dişisi hayret nidalarında bulunurken, Keraunzaalar daha da zor bir durumda kaldı. Lloth'un İralde için olan emrini önceden almış olan Baenre, gerikalanlar ve ev için ne yapması gerektiğini bilemedi. Lloth'a durmadan seslendi. En sonunda 10 evinde matronların güçlerini birleştirip tanrıçalarına yakardı. Duyabildikleri tek şey, şimdilik kendi kararlarını vermeleri gerektiğine dair sıkı bir azar oldu. Tanrısal düzlemde her ne olduysa, Lloth öfkeden köpürüyordu. Lloth'un öfkesini iliklerine kadar hisseden drow dişileri sessizleşti. Hepsinin kafası karışmış olsa da, hiçbiri diğerine bunu yansıtmadı. Yüzlerindeki buz gibi maskeleri bir an bile kıpırdamadı.
Baenre kendini ilk toparlayanlardan oldu. O ilk evin efendisi ve Lloth'un gözbebeğiydi. Kendi başına daha öncede karar vermişti ve yine bunu yapmaktan korkmuyordu. Tam infaz emrini verecekken aklına bir fikir geldi, neden kızın oraya gelmesine izin vermeyecekti ki? Drowlar entrikacı bir ırktı, tıpkı kendisinin de olduğu gibi. Eğer ortada onun haberi olmadan bir şeyler dönüyorsa, bunu açığa çıkarmalıydı.
"Keraunzaa evine haber göderin! Elinnya Keranunzaa buraya gelsin!"
Nefesini tutan dorw kadınları, karara en ufak bir itirazda bulunmadı. Bunun tek nedeni ise, kızı kendilerinin de merak etmeleriydi. Sabırla beklenen bir süre içinde kız karşılarında olacaktı.

Keranunzaaa ailesanini kapısında bir haberci Elinnya'yı arıyordu. Kasları üzerindeki deri askıalrı yırtacak cinsten bir dişi savaşçı, Baenreler'den haber getirmişti. Elinnya'ya haber hızla iletildi ve vaktinin geldiğini anlayan sakat drow başı önünde eşlikçisinin yanında yürümek için aşağı indi.
Birkaç saat sonra, çift kanatlı kapılar açıldı ve içeriyumuşak yüzlü bir drow kızı girdi. Herkes hayretle ona bakıyordu. Ne Briza Do'Urden'in dediği gibi sürüngen gibi sürünen bir ayağı vardı, ne de ablası İralde'nin ifade ettiği gibi herhangi bir sakatlığı. Kusursuz bir şekilde salonda ilerledi kız ve saygıyla önce Lloth büstünün, sonra Baenre ve diğer evlerin önünde eğildi.
"Varlığınıza şahit olmak bir onur yücerahibeler!" dedi yüzü gibi yumuşak bir sesle.
Valerrny yeniden acıyan bileğine baktı. Bileğine dağlanan garip sembol yavaş yavaş yok oluyordu. Beyninde iblisin zafer kazanmış sesini duydu.
"İyi iş değil mi?" dedi iblisin kendiyle övünen sesi.
Valerrny hoşnutça gülümsedi.
"İyi olduğu kadar, temiz de bir iş."

"Elinnya Keraunzaa, hakkında sakat bir kız olduğuna dair söylentiler geziniyor. Bunu bize kanıtlamalısın. Eğer yapamazsan sen ve ailen Lloth'un hiddetiyle titreyecek." Baenre bu sözleri herzamanki buyurgan sözüyle söylemişti ama, kendisinin de kafası çok karışmıştı. Eğer bu bir ilüzyonsa hepsini birden nasıl kandırmayı başarmıştı?
Elinnya anladığını belirten bir şekilde kafasını salladı. Ardından belindeki kuşağı çekip saçlarını topladı ki boynu ve yüzü açıkça görülsün diye. Kuşağın çıkmasıyla serbest kalan ve dökümlü bir hala elbisesini çıkardı acele etmeden. Çırılçıplak kalana kadar soyundu ve drow dişilerinin gözleri önünde hiçbir sakatlığı omayan genç bir beden kaldı. Erkek kardeşinin büyüsü acizdi, bunun farkıdnaydı. Neden bilmiyordu ama, o an, onca düşman gözün önünde kendini güvende hissediyordu. İçinden bir şükranda bulunmak geldi ama bu kesinlikle Lloth'a değildi. Orda, çıplak bir beden içinde özügürce yükselen ruhu, Lloth'a kendini kabul ettirmek yerine o an başlayan bir nefretle haykırmak istiyordu. Artık Lloth yoktu. Hayır... Artık o bilmediği bir koruyucusunun hizmetkarı olacaktı.
Kafalar allak bullak olmuştu. Az önce kızıyla gurur duyan Malice Do'Urden, şimdi sinirden kızarmış, siyah bir deri üzerinde bordoya çalan bir biçimde, yüzle duruyordu. Artık karar ne olacaktı? Kızın hiçbir kusuru yoktu. Ama Lloth diğer şikayetçileri olmasa da İralde'yi onaylamıştı. Bir süre boyunca bunu tartıştılar ve Lloth'un geri dönmeyen iradesinden dolayı, karar ertelendi. Keraunzaalar yollandığında ise başbaşa kalan 10 ev, onları izlemeleri için birilerini seçmeye karar verdi. Artık Keraunzaalar gece gündüz izlenecekti. Madem Lloth kararı onlara bırakmıştı, onlarda değerlerini kanıtlamalıydı. Kanıt olamdan bir yıkım belki bir erkek için sorunsuzdu ama bir drow evi için bela getirebilirdi.
Valerrny zaferle yürürken, kusurusuz bir biçimde yürümeye devam eden kızkardeşini koltuğunu altına aldı ve onunla ne akdar gururu duyduğunu anlattı. Annesi ve hain kızkardeşini geride bırakarak evin yolunu tuttu. Elinnya garip bir biçimde düzelmişliğinin kısalığının farkındaydı. Eve döndüklerinde her şey biticek ve o yeninden topallayan bir utanç olacaktı. Ama o kısa an için bile ablası tarafından övülmek her şeye değerdi.

"Anne, seninle biraz konuşabilir miyiz?" İralde'nin tek düze sesi matron Keraunzaa'yı durdurdu.
"Sen ailemiz için bir numaralı utançsın! Aileni nasıl ele verirsin! Dua et de Valerrny bizi her nasıl olduysa kurtardı! Yoksa hepimiz senin yüzünden yıkıma uğrayacaktık! Bundan sonra senin gibi kıızm yok benim!" dedi belindeki kırbacı düşünmeden çekekerken. İralde'nin yüzünde iğrenç bir gülümseme oluştu.
"Ben de bunu istiyorum zaten!" dedi, annesi kırbacını ileri savururken uzun kollu tuniğinin altından kayarak çıkan bir hançeri annesinin kalbine saplarken. Yılanbaşlı kırbacın dişeri İralde'nin omzunu sıyırdıysa da acı duyucak halde değildi.
"Senin gibi zayıf bir kadın annem olduğu için utanıyorum!" dedi ve ardına bakamdan cesedi orda bırakarak gitti. Nasıl olsa birkaç hizmetkarı temizlemesi için yollayacaktı.
"Sıra sizde..." dedi hırsla kısılan sesiyle fısıldayarak. Keraunzaa evi için matronluk mücadelesi resmen başlamıştı.

16 Haziran 2009 Salı

Site Tanıtımları-ÇROP(Çizgi Roman Okurları Platformu)

İşte benim gibi bir blog var bu defa tanıtımımızda :). Üretken, yorulmak nedir bilmeyen, ama bir o kadar da gülümseten bir blog. Ümit abi'nin güzel blogu ÇROP. Çizgiroman okumanın çocukalra özgü bir şey olmadığını herkese duyuyrurken, küçükler için öğretici etkinlikler de bulunan(trt'ye çıkmışalrdı), aynı zamanda üniversitelere gidip panel düzenleyen bir grup bu blog. Şiddetle tavsiye edilir.

Site Adı: Çizgi Roman Okurları Platformu (ÇROP)

Site Adresi: http://cizgiromanokurlariplatformu.blogspot.com

İletişim: croplatform@gmail.com

Sitenin Kuruluş Tarihi: 23 Nisan 2006

Sitenin Tanımı: ÇROP Blog, iki nedenden ötürü kurulmuştur. Bunlardan ilki çizgi roman alanında gerçekleştirdiğimiz projeleri duyurmak, ikincisi de okurlarımızı genel çizgi roman aleminden haberdar etmek, bilgilendirmek, farklı bakış açıları sunarak çizgi romanın bir sanat dalı olarak sadece kuru macera kurgusundan değil içerik olarak da yoğun mesajlardan oluştuğunu algılatmak.

Sitenin Amacı: ÇROP’un kuruluşu bir etkinlikle başladı: “Yayınevlerimize çizgi roman bastıkları için teşekkür kartpostalı atmak”. Başta okurlara gülünç gelen bu etkinlik zamanla katlanarak artan ve büyüyen projelere dönüştü. Elbette “ben çizgi roman okuruyum” diyerek ÇROP’a destek verenler de arttı. Blogumuzun yukarıda, Site tanıtımında geçen amaçlarına ek olarak çok ciddi bir amacı belirginleşti: Çizgi roman okurunun “sanatına sahip çıkması” için özgüvenini arttırmak. Okurların bir çoğunun, özellikle de 30 yaş üzerinin, çizgi roman okuru olduğunu söylemekten korktuğu bir gerçekken şimdilerde her yaştan okur Blog’a yazıyor, facebook üyemiz oluyor en azından çevresine “çizgi roman okuruyum” diyebiliyor, önerilerde bulunuyor okunması için. Bununla birlikte ÇROP’un tür, ekol, hedef kitleler arasında köprü olmak gibi bir misyonu da bulunmaktadır. Karikatür, mizah çizgi romanları, çizgi roman, çocuk çizgi romanları, fumetti, comics, manga, frankofon…
ÇROP Blog tümüne sayfasında yer vererek tüm çizgi roman okurlarının ortak bir sanatın parçası olduğunu hatırlatmaya çabalıyor.

Site Tanıtımları-Akvadi

Site Adı: Akvadi

Site Adresi: http://www.akvadi.net

Sitenin Kuruluş Tarihi: 01.09.2004

Site Tanımı: Akvadi, her yaştan ve her kesimden insana hitap edebilen, kendi fantastik dünyasına, dünyasına özel frp sistemine, özgün hikayesine ve forum üstünden yıllardır oynanan Akvadi Dünyası oyunuyla büyük bir oyuncu kitlesine sahip olan, Türkçe rol oyunlarını destekleyen ve kurulduğu günden beri yükselişini sürdüren bir kültür&sanat ve rol yapma oyunları sitesidir.

Sitenin Amacı: Akvadi’nin amacı, fantastik dünyayla henüz tanışmamış, ilgili oyuncuları dünyaya dahil ederek oyuncuların frp kültürünü ve bilgisini arttırmak, kendi hikayesi ve sistemiyle internet üstünden sürekli devam eden aktif bir rol yapma oyunu yaratmak, Türkçe rol oyunlarının gelişimini sağlamak, üyelerine Akvadi’nin sadece bir internet sitesi değil, hepimizin hayal gücüyle yaratılmış fantastik bir diyar olduğunu hissettirmek ve şu ana kadar başarıyla yerine getirdiğimiz bu amaçları önümüzdeki yıllarda da geliştirerek sürdürmektir.